TOPRAK ACIMASIN 

             

              Gerçekten neden ölülerle konuştum sadece.

              TİP, AP, SODEP, DYP,  CHP, ÖDP Belediye başkanlıkları yapılmış, seçimlerin demokratik olgunlukla yapıldığı ilginç bir belde. Burayı incele gazeteye bir yazı hazırla. Bu talimat üzerine Kameraman arkadaşımla birlikte çocukluğumun geçtiği kasabaya yaklaşıyoruz. Bağırgan’daki köprüyü geçip sağdaki çeşmede yüzümüzü yıkayıp biraz soluklanıyoruz. Geceden kalma sönük birkaç yıldız, küçücük havuzun etrafındaki su birikintilerinden gelen kurbağa vraklamaları, paslı borudan akan berrak su ve kurumuş yapraklar…

             Az ilerde Yortan köyünden olmalı bir çoban, iki dudağını üst üste getirip titreterek, bazende küfrederek ve korkutarak önüne kattığı koyunları yanında köpekleri olduğu halde çeşmeye getirmeye çalışıyor.

          — Buralarda kuşlar neden görünmez.

—    Konmaları için ağaç yoktur da ondan.

          

         Hava ayaza kesiyor…

 

            Gözlerim karşıdaki telefon tellerine takıldı. Nasılda yorgun görünüyorlardı Özlemlerin, ayrılıkların biçimlendirdiği düşler  yine  akıp gidecek kentlere ya da Sekiyurt’a doğru . İki serçe ve üç sığırcık gelip üzerine

kondu. Güneş Çomakdağı’nın çomağı andıran kısmının az üstünde doğum sancıları çekiyordu.

         —Ağabey akşama geri dönecek miyiz?

          —Evet

          —Yol boyunca sormayı düşünmüştüm. Sekiyurt  ne demek?

  

              Sahi  Sekiyurt  ne demek ? 

 

                  Çomakdağı’nın kuytuluğunda Demirci Velileri Bahattinleri saklayan Gülveli mi?  (Kerameti dönemin koşullarından menkul)  zemheride açan  gül  mü?

                  Bafra’dan beri Çorum ilinden, Bozok Yaylasından, Köhne Pazarını aşıp yüzlerce kilometre yolu uçarak Âşık İbrahim’in yârine haber getiren turnalar diyarı mı?

                  Beyaza boyanmış uzun kış gecelerinde Eba Müslim, Kerbela, Ya Ali, Efendim, Mervan, Yezit özneleri ile kurulan acıklı tümleç ve var olmakla biten (yada bitmeyen) yüklemli sohbetlerin yapıldığı eski köy odaları mı?

                    Ana sütü gibi ak ama doyurmayan toprağından,

                  ’’Ne zaman ayrılık vakti gelse,

                    Bir gariplik çöker üzerime birden’’le

 yorganını ve  umudunu omuzlanıp,  kasvetini kasketinin altında gizleyerek, kentlerin kahrını çeken ,buğday

benizli insanlar mı?

                   Yaşlı evlerinde yorgun, gönülsüz tüten dumanlar, serçeler, sığırcıklar, kurumuş yaprak hışırtıları, kurbağa vraklamaları, paslanmış borulardan akan berrak suların seslerinin toplamı mı?

                   Halk olmanın bedelini acılarla ödeyen, yaşamlarının belirleyici öğesi yoksulluk, ayrılık olup, kendilerini çepeçevre saran yobazlığa karşın halen Bektaşi fıkraları yaratan yaşamların merkezi mi?

                   Yaz gecelerinde ‘‘ bizde insan vardır, kadın mı erkek mi sorulmaz’’ diyerek evrenle birlikte semah dönen, rengârenk ışıltıları ile karanlığı aydınlatan uğur böcekleri diyarı mı?

                   Yarınlarına iyi yörüngeler kazandırmanın çarelerini arayan, düşünen bulunduğu her ortam ve koşulda demokrasi mücadelesi veren genç insanlar ve örgütlü yapıların adı mı?

                                  

                 Çocukluğumdan itibaren ekmeğimi kazanmak için kentlere giderken …Bugün Sekiyurt’tayım

Yüreğin sadece burası için çarpması mı Sekiyurt’lu olmak… Nice yürek vardır dünyanın dört bir tarafında bu topraklardan aldığı maya ile barışa, dostluğa çarpan, dağıldık her birimiz, birbirimizden habersiz bir başka yerdeyiz.

              

                Telefon kablolarının üstündeki ötüşen kuşların haybatçı cıvıltısı.

            —Geldiğini müjdeleyecekler, hazırlanıyorlar bak.

             ‘’Müjde; çocukluğumun en büyüleyici sözü, bolluğun, bereketin, kavuşmanın diğer adı.

               Tepeyi aşınca bağları ilk defa  üryan görüyordum.  Adem ve Havva’dan daha da üryan .              

                                            …………………………………..

….           Günlerin rahvan gidişine alışılan evler. İlkinin önünde bir çift gözün merakını gidermek için duruyoruz.

            -‘’Vıyh! Gurban oluyum bilemedim’’ diyerek bizi görmekten telaşlı bir mutluluk duyan Şehriban ebenin gözlerindeki sevince ve çaydanlığı ısıtan mavi aleve takıldı gözlerim.

              —Ebe maşallah günle güreş tutuyorsun.

              --Nörek eski bir alışkanlık erken kalkmak, iş olmasa da.

                

                    Havanın ayazı kırılıyor sanki ,ebemin fersiz gözleri ve mavi alevin sıcaklığında..

                  

                  Arabayı pazar yerine  park ediyoruz.

                   Vakit erken.

                   Etrafımıza bakındık.

                   Kimseler yok ortalıkta Pir Sultan Abdal ve semah dönen iki gençten başka. Üzerlerine sabahın çiği düşmüş, ama üşümüyorlar.

                    O tarafa yöneldik.

               —Sivas’ta  bir kez daha incinince  Sekiyurt’a misafir oldu herhalde Pir Sultan.

               —Sabah sabah ilginç bir tesbit.

                    Her yıl hemen yanı başında dizelerinin türkü olarak okunmasından çok mutlu olacağını ve dile gelse  ‘’sahip çıkın şenliklere onlar çağa uyarlanmış cemlerinizdir’’ diyeceğini düşündüm.

                     Kasabanın ortasına doğru Musalla Taşı Meydanı’na yöneldik.

                      Meydanın ortasında Saat Kulesinin hemen altında Atatürk büstünü gören arkadaşım:

                  —Atatürk Devrimleri umarım Musalla Taşına yatırılmaz Bahadın’da .

                   —Tamam tamam başlayacağız seçim röportajlarına acele etme.

                      Ve dile gelse ‘’Kimseleri göremiyorum bu mevsimde, ne işiniz var yaban ellerde. Bağ bozumunda, şarap fabrikasında, ekin tarlasında, un fabrikasında olacağınızı zannediyordum, boşuna mı yapıldı  yedi düvele karşı Kurtuluş Savaşı’’ diyeceğini düşündüm Mustafa Kemal’in.

                     Az ilerde  işlek olmayan camiden, imamın unutmuş olmalı ki telaşla okuduğu sabah ezanını bastıran bakkalın sesi :

                   --Fetiiiiiiiii!.... Fetiiiiiiii!....

                     Bize hitap etmeyen iki daveti de mecburen dinledikten sonra, imece usulü ile yapılan pınarı merak eden arkadaşımla Sokunun Dibini geçip Mülazım Pınarına doğru yöneliyoruz.

                 --Sekiyurt’ta son yıllarda imece ile yapılan bir eser var mı ?

                 —Hiç düşünmemiştim. Bilmem.

                     Mülazım dedenin’’- Ey torunlar muhannete muhtaç olmadan elbirliği ile sorunlarınızı çözmelisiniz....  Ayçiçeği gibi olup güneşe dönmek, suyun başına varmak gibi çıkara dayalı sözleri en çaresiz zamanlarımızda bile telaffuz etmedik. Siz su olun, kaynak olun, bir olun birlik olun, kendiniz olun, ayçiçeğini büyüten güneş olun ‘’diyeceğini düşündüm.

                -- ‘’Çocukluğumuzda bu pınarda imece ile kazanlar kurulur,  evlenme çağına gelen kızlar burada boy gösterir, yalvar yakar aldırılan patiskalara  en güzel sevda motifleri buralarda işlenirdi, yunak yunar, burada çimerdik ve arılık duruluk ağrın acın Kaf dağının ardına temennisi ile bu seremoni son bulurdu.’’

              

                  —Belli oluyor sıkıntılarınızı çözmeden Kaf dağının ardına attığınız.   

 

                     Köşede eski yıkık bir yapının altındaki serpeneğin altındaki dulda da boylu boyunca uzanmış yaşlı insanlar ve uzayıp giden bakışları yüzyılın başına.  

                     Seçimlerle ilgili röportajımıza  ’’Biz biliriz kökü derinlerde olan ağaçların yanında kısa  süreli ayrıksı otlar biter, üstelik ağacın ve toprağın besinini çalarlar, mevsimi gelince kurur gider’’diyor yaşlı bir amca hafifçe toparlanarak.

                     Soğuğa rağmen cemevinin bahçesinde semaha duran gençlere bakarak‘’N’ideceksin torun genç olmak varmış ‘’diyor biraz muzip olanı keyfini bozmadan.

.                    Umulmayacak bir kalabalık. Semah dönen, siyaset, sanat, felsefe üzerine konuşan kızlı erkekli gruplar. Seçim röportajını kaale almıyorlar kendi yarattıkları dünyayı zenginleştirmenin peşindeler.  .Sıcacık, samimi umutlar birleşmiş kocaman bir ateş topu olmuş soğuğa karşı .

                                                                                           

                     Güneş eğreti  duruyor, ama içimiz ısındı öğle vakti.

                     Sohbetler ve gösterilerden sonra belleğimde taptaze duran ayrılık ve kavuşma anlarından ikisini birlikte yaşayacağım eve doğru yöneliyoruz. Anam her iki anda da gözyaşlarına boğulur ve ben göç eden insanın yanında götürdüğü şey misalı o gözyaşlarını biriktirir bagırgndandan delice ırmağına oradan kızılırmak’a akıtırım  karadenizde ve okyanuslarda buluşurum bu katışıksız berrak sevgi suyu ile .Belkide bu yüzden denize kenarı olan yerlerde bulunmam kimbilir.

                     - Anlaşıldı sekiyut ayrırlğın diger adı ve yediden yetmişe herkes bu duyguyu tatmış anlaşılan diyor arkadaşım.

                    Akşamüstü Şehit Ali Akdoğan İlköğretim Okulu, Mezarlık ve Çamlığa doğru tırmanıyoruz. Çamlığın içindeki parkta sararmiş bir gazete haberine ilişiyor gözlerim.

                   

                      4 yaşında bir çocuk:

                   – Çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne?

                      Ve çocuk 11 Temmuz 1995 Boşnak kenti Srebrenicada atılan bombalarla can verir.

                      O an içmekte olduğum suyun tadı paslandı, ağzım kurudu ve altımdan toprak, damarımdan kanım çekildi sanki.

                   ‘’Hem geride bıraktığımız hem de içinde bulunduğumuz yüzyılın boynuna asılmış kocaman bir ağırlıktı bu soru’’  

                    İşimiz bitmişti. İmece, toprak, tohum, su, kardeşlik, ölüm, ,seçim gibi yaşamı yeniden doğuran kavramlar üzerine sohbet uzuyor, yol kısalıyordu kente doğru giderken.

 

                                                                                                                                             

                                                                                                                                                Mersin

                                                                                                                                             01/12/2006

                     

                                                                                                                                         Arslan BOZDEMİR