|
Türkler'in Islamlasmasi
Yrd. Doc. Dr. Ali Yaman
Türkler islami dogrudan Araplardan degil, iran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almislardi. Mogolistandan Tuna boylarina kadar cok genis bir cografi alana yayilmisbulunan Türkler, islamiyeti enimseme- den önce büyük ölcüde Samanizm ve kimi kültlerin etkisi altinda bulunuyorlardi. Türklerin savaslar ve göcler yoluyla yer degistirmeleri, bu yayilma ve göc yollari üzerindeki bircok farkli kültür ve inanclara sahip halklarla iliski kurmalarina ve etkilenmelerine yol acmaktaydi. Konunun uzmanlarinin verdikleri bilgilere dayanarak diyebiliriz ki, islamiyetin Türklerin yasadiklari bölgelere ulasmasi öncesi, genis bir cografi alana yayilmis bulunan Türk kitleleri, Samanizmin yanisira, Budizm, Maniheizm, Hiristiyanlik ve Musevilik gibi inanclarla da iliski kurmus ve etkilenmis bulunmaktaydilar. Zamanin Türk devletlerinden, Hazarlarin Museviligi, Uygurlarin Maniheizmi, Tabgaclarin Budizmi ve Ogurlarin Ortodoks Hiristiyanligi kabul etmeleri bu iliski ve etkilenmenin dogal bir sonucu olarak görülebilir. Büyük ölcüde ekonomik sikintilar ve nüfus yogunlugu sonucu gerceklesen Türklerin anayurtlarindan göc etmeleri olgusu, esas olarak güneye ve batiya olmak üzere iki dogrultuda gerceklesti. Batiya dogru gerceklesen Türk göcleri iranda hüküm süren Sasani imparatorlugu engeli ile karsilastilar ve bir bölümü Hindistana dogru yönelirken, diger bir bölümü ise irana yakin bölgelerde bulunmayi sürdürdüler. Türklerin islam dünyasi ile iliskiye gecebilmeleri ancak Sasani imparatorlugu engelinin ortadan kalkmasiyla mümkün görünüyordu. Ancak Türkler, Sasani imparatorlugunu yipratmalarina karsin cökertememislerdir. Bu, asagida görülecegi üzere Arap ordularinca gerceklestirilecektir. Arap ordulari yeni dinin verdigi heyecanla ilerleyislerini sürdürmekteydiler ve 634te Yermuk Savasi ile Bizansi Suriyeden cikardilar. Ardindan 635te Kadisiye ve 641de Nihavend Savaslari ile Sasani imparatorlugunu orta- dan kaldirarak, irani ele gecirdiler. Bu sekilde Sasani imparatorlugunun yikilmasi, Türklerin islam dini ile iliski kurabilmesinin yolunu da acmis oluyordu ki, bu bakimdan önemli bir gelismedir. Müslüman Arap ordularinin Sasani engelini asmasi sonrasi baslayan Türk-Arap iliskileri uzun süre karsilikli mücadele icinde gecti. Emeviler döneminde (661-750) Araplar, kisa zamanda Maveraünnehire hakim olduklari gibi, akinlarini Talasa kadar ilerlettiler ki, bölgede hüküm süren Türk hakanliklarinin birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumu kolaylastiriyordu. Böylece Orta Asya hakimiyeti icin mücadele eden Türklerin Müslüman Arap ordularinca tasfiye edilmeleri üzerine, bölgede Çinliler ve Araplar karsi karsiya geldiler. Abbasilerin iktidara gecmesinden hemen sonra gercek- lesen Talas Savasinda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karsi savastilar. Bu önemli savas sonrasi Çin, Orta Asyadan cekildi ve Araplar bölgeye hakim oldular. Emevilerin müslümanligi secen Arap olmayan uluslara karsi baskici ve hor görücü tutumuna karsin, Abbasiler, halki Arap olmayan bölgeleri de, Araplarla esit gören daha ilimli bir yönetim anlayisini benimsemislerdi. Araplarin yenilgiye ugrattiklari halklar giderek islamlasmaya basladikla- rindan, daha önce baska inanclara mensup din adamlari ve tüccarlarin geldikleri yollardan bu kez müslüman din adamlari ve tüccarlar Türklerin yasadiklari bölgelere gelmeye baslamislardir. Ayrica Abbasilerin yanisira Samaniler devletinin de özellikle ordu yönetiminde Türklerden yararlanmasinin, islamin bu kitleler arasinda yayilmasina yardim ettigi söylenebilir. Yalniz Türklerin islamlasmasinda gözden kacirilmamasi gereken önemli nokta, Türklerin bu yeni dinin bircok unsurunu Araplardan degil iranlilardan almalari konusudur. Türklerin islamin bölgeye Arap ordulari araciligiyla gelmesinden önce de iliskide bulunduklari ve bircok bakimdan ortak noktalara sahip bulunduklari Acemleri (iranlilari) kendilerine Araplardan daha yakin görmeleri dogaldi. Böylece iranlilar, Türklerin islam uygarligini benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüsler, onlara yol göstermisler, onlari etkilemislerdi. Bu etkileri daha sonraki yüzyillarda, Türk edebiyati, sanati, idare sistemi gibi bircok alanda görmek mümkündür. Buraya kadar özetlemeye calistigim, VII.-X. yüzyillar arasindaki gelismelere bakilarak Türklerin büyük bir bölümünün müslüman oldugu sanilmamalidir. Sözü edilen dönemde, islam dini daha cok batidaki sehirlerde ve gelismis yerlerde yayilmisti, doguda daha cok bozkirlarda göcebe ve yarigöcebe durumda bulunan Türklerin cogunlugu hala eski inanclarina bagli idiler. Ancak X. yüzyilla birlikte, Türklerin yasadigi bölgelerde halâ sürmekte olan Arap egemenligi sonucu, neredeyse iki yüzyili asan bu zaman sürecinde gelisen, siyasal, ekonomik ve kültürel iliskiler, Türkler arasinda islamin yayilmasina da hiz kazandirmisti. Artik, Maveraünnehirin Buhara, Semerkant,Fergana ve Curcan gibi büyük Türk sehirleri, islam kültür ve uygarliginin önemli merkezi haline gelmeye basladilar. O zamana kadar askerlik sanatindaki üstünlükleriyle taninmis Türkler, artik yeni dinlerine, baska bir deyisle islam uygarligina da katki saglayabilecek duruma gelmislerdi. Öyle ki, Araplarin egemenliginde sik sik ayaklanan, halifeleri bile degistirme gücüne sahip Türkler artik kendi devletlerini kurma asamasina gelmis durumdaydilar. Bu sekilde, IX. yüzyildan baslamak üzere, cok genis bir cografi alanda kurulan Müslüman-Türk devletleri arasinda, Tuluniler (875-905), Karahanlilar (840-1212), Gazneliler (969-1187), Selcuklular (1040-1308) ve Harezmsahlar (1077-1231) gibi devletler sayilabilir. Türklerin islam dinini benimseme nedenleri konusunda, uzmanlarca cesitli tartismalar yapilmis ve farkli görüsler ileri sürülmüstür. Burada kisaca bu konuya da deginmek sanirim yararli olacaktir. Türklerin islami benimseme nedenlerinden en fazla savunulanlari su sekilde siralanabilir: 1.Eski Türk inanclari ile islamiyet arasindaki benzerlikler, 2.Araplar ile Türkler arasinda yogun ekonomik iliskilerin varligi, 3.islam uygarliginin her alanda cagin en üst uygarligi olmasi, 4.Müslüman seyh ve dervislerin yogun dinsel propagandalari, 5.Araplarla uzun süren savaslar sonucu uygulanan baskilar ve yok etme politikalari. Türklerin, uzun bir zaman sürecine yapilan, islami benimseme olgusunu, yukarida sayilan nedenlerden birine veya birkacina baglama egilimi bircok eserde görmek mümkündür. Oysa, o dönemi ele alan arastirmalar incelendiginde acikca görülecektir ki, Türklerin islami benimsemelerinde, tek bir neden rol oynamamis, yukarida siralanan ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerin tümü birden farkli düzeylerde etkili olmuslardir. Ana hatlariyla sunmaya calistigim Türklerin islam dinini benimsemeleri süreci cok dinamik ve karmasik bir olgudur ve bu islamlasma Orta Asyadan Anadoluya göcler sirasinda ve sonrasinda da yaklasik XIV. yüzyila kadar sürmüstür. Bu konuda iki önemli noktayi daha belirtmek gerekmektedir ki bunlar: 1-Türklere sunulan islamin niteligi ve 2-Türklerin islami nasil algiladiklari konularidir. Türklere sunulan islamin niteligi konusunda sunlari söyleyebiliriz: Dinlerin, yayilmalari sirasinda farkli cografyalarda, farkli insan topluluklarinca benimsenirken, özleri itibariyle olmasa da, bicimsel anlamda farkli bir cehreye ürünebilecekleri bilinen bir olgudur. Hicbir yeni din, eskiden farkli inanclara ve kültürlere sahip topluluklarca bütünüyle benimsenmemistir. Dinlerini, kültürlerini cesitli nedenlerden dolayi terkeden insanlar, bu sirada kimi eski inanclarini birakirken kimilerini de yeni dinlerine uygun hale getirerek yasatmayi sürdürmüslerdir.Hele Türkler, Kürtler ve iranlilar gibi uzun bir gecmisi olan inanc ve kültüre sahip uluslarda, benimsenen yeni dinde, eski inanclarin korunmasi oraninin daha fazla oldugu, Anadolu insaninda etkilerini bugün dahi gördügümüz sosyolojik bir realitedir. Bu kisa degerlendirmeden de anlasilacagi üzere, Arap Yarimadasindan dogan islam Dini, Türklerin yasadigi bölgelere ulasincaya kadar cesitli dinsel ve kültürel etkilere maruz kalmis ve dolayisiyle dogdugu cografyadan uzaklastikca, karsilastigi degisik kültürel ve dinsel unsurlari bünyesine almak zorunda kalmistir. Daha önce ele aldigimiz tasavvuf akiminin oynadigi rolde de gördügümüz gibi, islamin Türklerin yasadigi bölgelere ulastigindaki bu esnek niteligi, Türklerin islamlasmasinda oldukca etkili olmustur. Daha öncede söz edildigi üzere, Türkler islami dogrudan Araplardan degil, Iran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almislardi. Zaten Iran uygarligi, daha Türkleri etkilemeden önce, islam dini üzerinde de önemli etkilerde bulunmustu. Kaldi ki, islam, yayilmasi sirasinda irandan baska uygarliklar ve dinlerle de karsilasmis ve bunlardan etkilenmisti. Yine islamin yayilmasi sonrasi cesitli mezhepler ortaya cikmis, dinsel kavram ve kurallari farkli yorumlamalari nedeniyle oldugu kadar, siyasal nedenlerle de kiyasiya bir mücadele icine girmis bulunmaktaydilar. Aslinda bütün Ortacag boyunca, esas nedenleri siyasal ve ekonomik olsa bile cekismelerin gerekceleri dinsel olarak sunulmaktaydi. Sözü edilen dönem de bu tür mücadelelere sahne olmaktaydi. iste Türkler, özetlemege calistigim bu kosullar altinda, yüzyillarca süren bir zaman sürecinde, bircok din ve kültürün etkisinde kalarak, sosyal, kültürel ve dinsel gereksinmelerine cevap verebilen esnek/ hosgörülü ve Prof. Cahenin "Özel bir Müslümanlik" diye niteledigi bu dini benimsediler. Daha sonra da deginecegim gibi, Anadoluya göcler sirasinda ve sonrasinda da süren Türklerin islamlasmasi süreci, XIV. Yüzyila hatta daha sonralara kadar sürmüstür. Türkler islami nasil benimsediler, konusuna da kisaca degindikten sonra, Anadoluya göcler konusuna gececegiz. Daha önce gördügümüz üzere islam Türklere özel bir bicimde ulasmisti. Sehirlerin aksine köylerde ve göcebe boylarda islamlasma daha yavas olmaktaydi. Sehirlerde daha cok sünni dervis ve seyhlerin faaliyetlerine karsin, köylerde ve göcebe boylarda daha cok Alevi egilimli dervisler ve babalar propaganda faaliyetleri yürütmekteydiler. Prof. Köprülünün de belirttigi gibi: "Daha ilk zamanlardan itibaren Batini akimlarin hüküm sürdügü Horasan ve Maveraünnehir sahalarinda yasayan ve siyasidini akimlara fiilen karisarak Batini inanclariyla yakinlik kuran Oguz asiretleri, islamligi yavas yavas kabul ettiler; fakat bu görünürde olan islamlik cilasi altinda, eski ulusal geleneklerinin ve önceki dinlerinin etkisi altinda bulunuyorlardi. islam fikihcilarinin kendilerine cok karisik ve sikintili gelen telkinlerinden ziyade, kendi kam (=ozan)larinin nüfuzuna bagli idiler. Maveraünnehir ve Horasana gelmezden önce ve geldikten sonra Hiristiyanlik, Hinduizm, Mazdeizm, Maniheizm gibi cesitli dini sistemlerle az cok iliski kuran bu Türkmenler üzerinde, islamiyet de dahil olmak üzere bu harici (dissal) ve kapali (zor anlasilan) inanc sistemlerinin hicbiri eski dinsel geleneklerini tamamen unutturamazdi..." Bildigimiz gibi kamozanlarin yerini artik ata veya baba ünvanli dervisler almaktaydi. islam öncesi dönemden kalma Türkler arasinda yaygin bulunan menkibelere bile islami bir sekil kazandirilarak, bu ata veya baba ünvanli dervisler tarafindan halk arasinda yayiliyordu. Sonuc olarak diyebiliriz ki, Türk kitleler islam dinini benimserken, büyük ölcüde eski inanclarini ve geleneklerini de muhafaza etmekteydiler. Yine bu Türk kitlelerin cogunlugu, karmasik ve sikici din kurallarini yayan din adamlarina, seyhlere itibar etmemekte, onlar daha cok eski samanlari ve kamlari hatirlatan ve eski inanclarla yeni din arasinda paralellikler kurduklari daha yüzeysel, dinsel bilgileri yayan atalara/babalara baglanmakta ve onlarin nüfuzlari altinda bulunmaktaydilar. Bu kitlelerin müslümanligi, dinsel yükümlülükleri yerine getirmekten uzak, eski inanc ve geleneklerin ön planda oldugu bir halk müslümanligiydi.
Anadoluda Islamlasma Bitmek tükenmek bilmeyen göcebe Türkmen akini Selcuklu Devletince Anadoluya yani Bizans sinirina yönlendiriliyordu. Bu sinir bölgeleri, baska bir deyisle "Uclar", ic bölgelerden farkli sosyal özelliklere sahip bulunmaktaydi. Uclarin bu farkli toplumsal yapisi, onun özel durumundan kaynaklanmaktaydi. Uc halki, ic bölgelerde daha barisci ve istikrarli bir düzene sahip halkin aksine, sürekli savas hayati yasardi. Özellikle Horasan ve Türkistandan uc bölgelerine bircok savasci gelirdi. Uclardaki bu savasci dervisler (ya da alperenler, gaziler) daha Malazgirt Savasindan (1071) cok önce Anadolunun Sivas, Kayseri ve Konya gibi büyük sehirlerine saldirilar düzenlemekteydiler. Uc bölgeleri karsi taraftan gelecek olasi akinlara yönelik de hazirlikli olmak zorundaydilar. Uclarda nüfusun cogunlugunu göcebe Türkmenler olusturmaktaydi. Bu göcebe Türkmenler daha önce de belirttigimiz gibi, Alevi-batini egilimli heterodoks Türkmen babalarinin nüfuzu altindaydilar. O dönemde Bizans imparatorlugunun icerisinde bulundugu zayif durum nedeniyle bu uclar sürekli batiya, Anadolunun ic kisimlarina dogru kaydi. XI.yüzyil sonrasi gelismelerine bakarak, bu uc savascilari ve birlikte ilerleyen göcebe Türkmen asiretlerini, Anadolu Selcuklu Devletinin, daha sonra beyliklerin ve bu beyliklerden Osmanli imparatorlugunun dogusunda birinci derecede rol sahibi olarak görmek dogru olacaktir. XI.yy.la birlikte baslayan göclerin hangi nedenlerle ve nasil gerceklestigine daha önce deginmistik. Anadoluya ilk büyük göc dalgasi Malazgirt Savasi sonrasi, ikinci ve daha büyük bir göc dalgasi ise Mogol istilasi sonrasinda gerceklesmisti. Bu göc hareketinin önünde ise savasci dervisler bulunmaktaydi. Uclar konusunda daha önce degindigimiz bu savasci dervisler P.Wittekin "Gazi hareketi" olarak nitelendirdigi bir hareketin mensuplari olarak, Anadolu Selcuklu Devleti, Anadolu Beylikleri ve Osmanli Devletinin de kurulusunda cok önemli islevler gördüler. Anadolunun fethi bu dervislerin öncülügünde gerceklestirildigi gibi, bu yeni vatanin iskân ve kolonizasyonu da onlarin önderliginde gerceklestirildi. Türkistan, Harzem, Horasan, Azerbaycan, Suriye ve Iraktan gerek fetihlerle birlikte gerekse fetihlerden sonraki göclerle Anadoluya gelen dervisler degisik dinsel akimlara mensuptular. Süphesiz XI.yüzyildan itibaren Anadoluda meydana gelen sosyal-siyasal gelismelerin bu dervislerin etkinliklerini kolaylastirdigi gibi, halkin da onlara baglanmalarina yol actigi söylenebilir. Özellikle köylerde yasayanlar ve göcebe kitleler heterodoks tasavvuf akimlarina mensup seyh ve dervislere ve onlarin tekke/zaviyelerine büyük ilgi gösteriyorlardi. Göcebe/yari göcebe Türklere uygun gelmeyen ehli sünnet inanclarinin ön planda oldugu görüsleri yayan seyhler ve mutasavviflar daha cok sehirlerde faaliyet gösteriyorlar, göcebe/yari göcebe kitleler arasinda pek ragbet görmüyorlardi. Ayni durum göcler sonrasi Anadoluda yinelendi ve sünni seyhler göcebe/yari göcebe kitleler üzerinde etkili olamadilar. Bu kitleler arasinda daha cok heterodoks tasavvuf akimlarina mensup babalar, dervisler etkiliy- diler. Çünkü onlar, bu kitlelere cok daha uygun gelen senkretist fikirleri yayiyorlardi. Köprülünün de belirttigi üzere: "Tahta kiliclarla kafirlere karsi harbeden, yanindaki bir avuc mürid ile yüzbinlerce kisilik düsman ordularini ezen, kaleleri alan, küfr diyarina kilic kuvvetiyle islamiyeti yayan bu savasci Türk mutasavviflari ile, tekkelerde sakin ve donmus bir hayat geciren Arap ve Acem mutasavviflari arasinda büyük ayrilik vardir." Süphesiz Anadolu bu dönemde Orta Asya, Harzem, Horasan, Suriye, iran ve Irak gibi merkezlerle siyasal ve sosyo-ekonomik baglara da sahipti. XI. yüzyildan baslamak üzere bu bölgelerdeki dinsel ve kültürel gelismeler Anadoluyu da etkiliyor, bu bölgelerden bircok mutasavvif ve dervis zaman zaman Anadoluya gelerek görüslerini yayiyorlardi. Bu dinsel akimlari anlamaksizin, Anadoludaki hicbir dinsel hareketi anlayabilmek olanakli degildir. Mevlevilik de, Bektasilik de, Alevilik de ancak bu dinsel ortamin aciklanmasi sonucunda anlasilabilir. Bu konuda F. Köprülü su bilgileri veriyor: "Daha ilk Selcuklular zamanindan itibaren "Darülcihad" olan Anadoluya Türkmen boylariyle beraber bircok "Türkmen Babalari", Ortaasya, Harzem, Horasandan "Yesevi Dervisleri", Irak, Suriye ve irandan "ismaili Propagandacilari", Kalenderiye mensuplari geliyorlardi..." Ayrica islamin göcebe/yari göcebe Türkmenler arasinda daha cok tasavvuf ve heterodoks tarikatler araciligiyla benimsenmesinden de anlasilacagi üzere, islamin yüzeysel ve esnek bir yorumunu yayan bu akimlarin ne derece yaygin olduklari tahmin edilebilir. Bu akimlarin temsilcileri olan eski Türk samanlarini andiran babalar ve dervisler bu kitlelere oldukca uygun gelen eski inanclarla da baglantili bir islam yorumu sunuyorlardi. Bu yorumu yapan babalar ve dervisler sünni seyh ve mutasavviflarca siddetle elestiriliyorlardi. Elestiriler daha cok namaz, oruc gibi dinsel yükümlülüklere uyulmamasi, islama aykiri oldugu ileri sürülen ayin ve ibadet anlayislarinin uygulanmasi konularinda yogunlasmaktaydi. Bu elestirilerden, Ahmed Yesevi ve Ebul Vefa gibi büyük tarikat ululari bile kurtulamamislardir. Bu seyhlerin zikir törenlerine erkeklerin yanisira kadinlarin da katilmasi ortodoks sufi ve ilahiyatcilarca siddetle elestirilmisti. Toganin verdigi bilgilere göre, bu seyhlerin ayinleri "seytan ameli" olarak nitelendirilmekteydi. Halbuki bu zikir törenlerine kadinlarin da katilmasi ve bu törenlerde vecd halinde sergilenen rakslar islam öncesi inanclarin islâmi sekil altinda devamindan baska bir sey degillerdi. Anadoluya göclerle birlikte baslangicta uclar araciligiyla gerceklesen Anadoluya yerlesen Türklerle, Anadolunun yerli hiristiyan halki arasindaki iliskiler ve karsilikli etkilesim konusu da oldukca önemlidir. Anadoluya gelen Türklerle yerli ahali arasindaki yakinlasmanin bircok nedenleri bulunmaktadir. Herseyden önce yerli halk Bizans idaresine, agir vergiler, keyfi idare, yogun iktidar mücadeleleri ve ordunun bozulmasi gibi nedenlerle yabancilasmis durumdaydi. ikinci olarak Anadolu Selcuklularindan baslamak üzere Türkler, yerli halka dinsel ve kültürel konularda hosgörülü davranmislardir. Ücüncü olarak XI.yüzyildan baslamak üzere Anadoluya gelen ahalinin, islam anlayisi oldukca yüzeysel ve eski inanclarla bezenmis bir islamlik idi ki, bu yerli halkla kaynasmayi oldukca kolaylastirmistir. Süphesiz yerli halkin müslüman olmasinda ön planda, heterodoks seyh ve dervisler vardi. Bu heterodoks Türkmen babalari kurduklari zaviyeler araciligiyla, esnek islam anlayislarini yerli dinsel ve kültürel unsurlarla da besleyerek, Anadolu ve Balkanlardaki yerli halklara sunuyor, onlari yeni idareye ve ahaliye isindiriyorlardi. Örnegin o döneme iliskin, mitolojik nitelikli de olsa tarihsel acidan degerli bilgiler iceren Vilayetnamede Haci Bektas-i Velinin hiristiyanlari müslümanlastirmak icin gönderdigi Hacim Sultan, Sari ismail, Resul Baba gibi dervislerden söz edilir. Yine bu konuda Ö.L.Barkanin "Kolonizatör Türk Dervisleri" adli makalesinde arsiv belgelerine dayanan önemli bilgiler vardir. Üstelik Anadolu köklü bir kültürel ve dinsel gecmise de sahipti. Bu köklü kültür, yeni yerlesen Türkler üzerinde dogal olarak etkilerde bulundu. Bu etki, kirsal alanlarda daha farkli olmakla birlikte, sehirlerde daha cok zanaatlar ve ticari gelenekler iz birakti. ihtidalar, evlilikler ve karsilikli sosyo-ekonomik iliskilerin bir sonucu olarak gerceklesen bir etkilesim ortak degerlerin olusmasiyla sonuclandi. Hilmi Ziya Ülkenin de belirttigi gibi "... Anadoluya yerlesen Türkler buraya kendi geleneklerini getirdiler,bunlari islam dini kurallari, medrese ve tekkenin verdigi arap ve fars kültürü unsurlari, yerli Anadolu kültür izleriyle birlestirdiler. Bu sentezden Anadolu Türk kültürü dogdu..."Demek ki, yerli kültürel ve dinsel unsurlar da bu yeni gelmis ahali üzerinde etkili oldu. Mesela müslüman halk, hiristiyan azizlerini kendi ululariyla özdeslestirerek Aziz George ve Theodore ile Hizir ilyas, Aziz Nicholas ile Sari Saltuk, Aziz Haralambos ile Haci Bektas-i Veli özdes kabul edildi. Bu sekilde hem hiristiyan, hem de müslümanlarca ziyaret edilen yerler, Hasluckun deyimiyle "ikili ziyaretgahlar" ortaya cikti. Her iki halk tarafindan da ugurlu sayilan, yagmur yagdirdigina inanilan kutsal taslar, kutsal agaclar ziyaret edilirdi. Yine edebiyat alaninda da, hem islam hem de yerli Anadolu inanclarinin etkileriyle kahramanlik hikayeleri ortaya cikmistir. Büyük ölcüde heterodoks seyh ve dervisler, hiristiyanlarca da kutsal bilinen yerlerde tekkeler kurmuslar ve buralarda hiristiyanliga ve hiristiyanlik öncesi dönemlerden kalma yerel aziz kültleriyle karsilasmislardi. Bu kültler ve onlara iliskin hikayeler, evliya menkibeleri yoluyla islamilestiriliyordu. islamilestirilerek devam eden bu eski inanc unsurlari arasinda, ölmeden önce göge cekilmek, suyu kana cevirmek, halka felaket musallat etmek, bereket getirmek, ölü insan veya hayvani diriltmek, nefes evladi edinmek, kuru odunu agac haline getirmek, yerden veya tastan su fiskirtmak, irmagi veya denizi yarip gecmek ve üstünde yürümek gibi unsurlar sayila bilir. Bektasiligin Dogusu Artik XIII.yüzyilin baslarindan itibaren Anadolunun her yanina yayilmis bulunan ve devletin nüfuzundaki sehirlerin ve gelismis merkezlerin disindaki köylerde ve göcebe asiretler arasinda cok uygun bir faaliyet ortami bulan bu Türkmen babalarinin, Yesevilik, Kalenderilik ve Haydarilik gibi heterodoks tarikatlere mensup bulunduklarinibiliyoruz. Daha önce Orta Asyadan baslamak üzere gelisimine degindigim senkretist düsünceleri yayan bu babalar, propagandalarda bulunduklari sosyal bakimdan sehir halkina ve devlet düzenine oldukca yabancilasmis cevrelerde zaman zaman siyasal propagandalarda da bulunmaktaydilar. Anadoluda bunun cok taninmis ve iz birakmis bir örnegi olarak, bu heterodoks babalardan Vefai tarikatina mensup Baba ilyas önderliginde, "mehdici" bir nitelik tasiyan Babai Ayaklanmasi (1240), bu babalarin ve propagandalarda bulunduklari kitlelerin gücünü göstermek bakimindan oldukca dikkat cekicidir. Ekonomik ve siyasal ortamin elverisli olmasinin yanisira, kendisine yabancilasmis bir yönetime (Anadolu Selcuklu Devletine) nefret duygusundan da kaynaklanan bu hareket güclükle bastirilabilmis,ancak sonucta merkezi yönetimin gücü de tükenmistir. Bu tükenmislik, 1243te Mogollarin Anadoluya saldirmalarina olanak saglamis ve Anadolu Mogol egemenligine girmistir.Konunun uzmani Prof. Ocakin cok yerinde tespitine göre "Türk heterodoksisi Babai hareketiyle derlenip toparlanmistir. Alevilik ve Bektasilik bu hareketle Anadoludaki tarihsel temellerini bulur." Ayrica arastirmacilar Mogol istilasinin heterodoks akimlarin Anadoluda cok rahat yayilma imkâni bulmasina yardimci oldugunu vurgulamaktadirlar. Bu sekilde XIII.yyin ikinci yarisindan sonra Anadoluda heterodoks islam yayginlasti ve güclendi. Z.V.Toganin verdigi bilgilere göre ilhanlilarin himayesinde: Aybek Baba, Buzagu Baba, Abdurrahman Baba, Baba Halil, Sari Saltik, Barak Baba ve Haci Bektas gibi Türk seyhleri ile Yesevî seyhleri, islamiyeti adeta bir ulusal Türk dinine cevirdiler. Bu durum, Ortodoks, islam muhitinde ve özellikle Suriyede Arap ulemasitarafindan büyük bir kizginlikla karsilandi. Baba ilyasin halifelerinden Hünkâr Haci Bektas-i Veli nasil oldu da Anadolu ve Balkanlardaki babalarin/abdallarin en ulusu, piri durumuna geldi. Bu konu üzerinde durmak gerekir. Eflakinin verdigi bilgiler ve Vilayetnamedeki bilgiler onun heterodoks bir Türkmen seyhi oldugunu acikca ortaya koymaktadir. Eldeki sinirli kaynaklardan anlasildigina göre bir Hayderi seyhi olan Haci Bektas-i Veli, Anadoluya göc eden Türkmen asiretlerinin basinda bulunan ve bu asiretlerin hem dinsel hem de siyasal önderi olan heterodoks Türkmen babalarindan biri idi. Son arastirmalara göre Bektaslu Oymaginin lideriydi ve Babai ayaklanmasinin bastirilmasi sonrasi Sulucakarahöyük civarinda heterodoks nitelikli bir islam propagandasi yürütmekteydi. Menkabevi niteligine ragmen, cok önemli tarihsel bilgiler de iceren Vilayetnameye göre Haci Bektas-i Veli hiristiyanlara ve samanist Mogollara yönelik islam propagandasi yürütüyor ve halifelerini Anadolunun her tarafina gönderiyordu. Yasadigi sirada fiilen Bektasilik tarikatini kurmamis bulunan Haci Bektas-i Veli, ölümünden sonra halife- lerinin, özellikle Abdal Musa ve müridi Kaygusuz Abdalin faaliyetleri sonucunda bütün Anadolu ve Balkanlarda heterodoks Türkmen babalarinin/abdallarinin en ulusu durumuna geldi. Böylece Haci Bektas Veli, Baba ilyasin ününü gölgede birakacak bir duruma geldi.Artik XV. yüzyil sonlarina gelindiginde Rum Abdallari arasinda Haci Bektas kültü hakim durumdaydi. Haci Bektas artik hepsinin piriydi. Anadoludaki bütün abdallarin, gazilerin ve dedelerin sercesmesi Hünkar Haci Bektas Veliydi. Bu sekilde Haci Bektas-i Veli ve onun Türkmen babalari arasindaki özel yerine dikkat cektikten sonra bu heterodoks babalarin ve abdallarin babai hareketi sonrasindaki faaliyetlerini anlatmayi sürdürebiliriz. Babai hareketi Anadoluda derin izler birakmis ve hareketin bastirilmasindan sonra düsünsel planda yasamaya devam etmistir. Bu hareket daha sonra, Vefailerden baska, Anadoludaki Kalenderi, Haydari ve Yesevi gruplarinca da benimsenerek XIV.yüzyil baslarindan itibaren varligini Rum Abdallari adi altinda sürdürdü. Zamanin kaynaklarinda adlari sik sik anilan Abdal Musa, Abdal Murad, Emirci Sultan, Geyikli Baba, Seyyid Ali Sultan, Sultan Süca, Postinpûs Baba ve Otman Baba gibi dervisler bu Rum Abdallarindandir.Osmanli Devletinin kurulus döneminde abdal, baba, dede, ahi gibi lakablar tasiyan ve Bizans topraklarinda ve Balkanlardaki fetihlerde bulunan bu heterodoks dervisler hep ön plandadir ve ilk Osmanli Sultanlarindan büyük saygi görmüslerdir. Bu dervisler sadece fetihlere katilmamislar, bazilari köylere ve issiz yerlere yerlesmek suretiyle tarim ve hayvancilikla ugrasarak ve zaviyeler kurarak bu yöreleri sosyo-ekonomik anlamda canlandirmislardir. Bu zaviyelerin kurulmasi fetihleri kolaylastirdigi gibi yerli halka yeni idare arasinda da bir köprü görevi görüyor ve bu heterodoks dervislerin senkretist din telkinleri onlarin islamlasmasini da sagliyordu. Bu dervislerin XIV. ve XV. yüzyillarda Anadoluda ve Balkanlarda yürüttükleri faaliyetlerin göstergeleri olmak bakimindan her yerde zaviyelere, türbelere ve halâ bu dervislerin adlariyla anilan köylere vb. yerlesim alanlarina rastlamak mümkündür. XIII. yüzyildan baslamak üzere, heterodoks babalarin ve abdallarin Anadolu ve Balkanlarda zaviyeler kurmaya basladiklarini, müritleri araciligiyla etkinliklerini attirdiklarini görmekteyiz. Sulucakarahöyükte Haci Bektas-i Veli Zaviyesi, Seyitgazide Seyyid Gazi Zaviyesi, Tekkeköyde Abdal Musa Zaviyesi, Arslanbeglide Sultan Sucâud-Din Zaviyesi, Dimetokada Seyyid Ali Sultan Zaviyesi, Varnada Otman Baba (sonradan Akyazili) Zaviyesi, Kaligrada Sari Saltik Zaviyesi bu zaviyelerin en taninmislaridir. Bütün heterodoks gruplar XVI. yüzyildan itibaren nasil Bektasilik bünyesinde erimislerse, daha önce Kalenderi, Yesevi, vd. akimlara mensup seyhlerin ve Rum Abdallarinin kurduklari bu zaviyeler de XVII.yüzyila gelindiginde birer Bektasi zaviyesine dönüsmüs durumdaydilar. Bu abdal, baba gibi lakablar tasiyan dervisler önce Bati Anadoluda ve Rumelide daha sonra Anadolunun diger bölgelerinde kurduklari zaviyelerde, Haci Bektas-i Veli kültünün ön planda oldugu esnek islami düsüncelerini yaydilar. Böylece aslinda yasadigi cagda diger bircok Yesevi, Kalenderi, Hayderi seyhlerinden biri olan Haci Bektas-i Veli, daha sonra özellikle Rum Abdallarinin cabalari sonucunda Anadolu ve Rumelide Türk heterodoksisinin birincil sahsiyeti haline geldi. iste bu sekilde Bektasiligin temelleri atilmis oldu. 16.yüzyildan itibaren ise giderek bütün heterodoks zümreler ve dolayisiyla onlara bagli zaviyeler Bektasilik bünyesi icerisinde girdi ve daha da güclendi. Bektasilige bugün bildigimiz yapisini kazandiran ikinci (Pir-i Sâni) olarak kabul edilen Balim Sultandir. XVI. yüzyil basinda Haci Bektas Zaviyesinin basina getirilen ve Zaviyeye bagli saglam bir tasra örgütlenmesi kuran Balim Sultan, ayin ve erkân usüllerinde de degisiklikler yapmistir. Anadolu'da Hurifilik Orta Asyadan baslamak üzere gelisimini anlattigimiz heterodoks islam anlayisinin, Rum abdallarinin "pir" kabulettikleri Türkmen seyhi Haci Bektas-i Veliye nisbetle, nasil Bektasilik adini aldigina ve bütün heterodoks gruplarin nasil Bektasilik semsiyesi altinda toplandigina deginmistik. Burada ise hurufilik ve etkileri üzerinde duracagiz. Hurufilik, Esterabadli Fazlullah (Ölm. 1393) tarafindan iran (Horasan)da kurulmustu. Kurucusu Fazlullahinkatledilmesi sonrasi Hurufilik, Fazlullahin bas halifesi Nesimi ve diger halifelerin cabalariyla Irak, Azerbaycan ve Anadoluda yayildi. Bu halifelerden Ali-ül-Ala Fazlullahin ölümü sonrasi Anadoluya gecerek Bektasi dervisleriarasina girdi. Bazi kaynaklara göre, Ali-ûl-Ala Haci Bektas tekkesinde bulunuyor, Bektasilere Hurufiligi telkin ediyordu. Hurufilik XV.yüzyilda Osmanli sarayina kadar sizmis hatta Fatih Sultan Mehmedi bile etkilemisti. Ancak ulemanin siddetli tepkisi sonucu genc sehzadeye hurufi fikirleri asilayan kisi yakilarak öldürüldü. Bundan sonra Osmanli Devleti hurufiligin kökünü kazimaya, Kanuni Sultan Süleyman zamaninda da devam etti. Bu durum, hurufilerin bektasilerin arasina sizmalariyla, fikirlerini bektasilik perdesi altinda yaymaya calismalariyla sonuclanmis, propagandalarini ancak bu yolla sürdürebilmislerdir. Hurufilik esas olarak harflerden dinsel anlamlar cikarmaya dayanir. Hurufilikte varligin özü sesten olusur ve Tanri harfler araciligiyla insanda tecelli eder. Insan, tanrisallastirilir. Hurufiligin temeli, Tanrinin insanda tecelli ettigi düsüncesine dayanir. Hurufiligin Alevi-Bektasi inancina etkilerini edebiyat alanindaki örneklerde(Örn. Virani Babanin siirlerinde oldugu gibi) acikca görmek mümkündür. Anadolu'da Safavilik Safevi Devletini kuranlar bu Seyh Safinin soyundan gelenlerdir. Seyh Safinin müritleri arasinda sii veyasünnilerin yanisira budistler, hiristiyanlar gibi baska dinlere mensup olanlarin da bulunmasi onun mezhepler,hatta dinler üstü bir sufi oldugunu göstermektedir. XVI.yüzyilla birlikte ise Anadoluda Safevi propagandasi yogunlasti. Bu propagandanin niteligini ve Anadoludaki etkilerini gerektigi gibi anlayabilmek bakimindan Safevilerin soyuna ve faaliyetlerine de deginmek gerekir. Safevi adi, bu soyun atasi Seyh Safiyüddin Erdebiliye (Ölm. 1335) dayanmaktaydi. Seyh Safinin Erdebildeki tekkesi daha XIV. yüzyilda oldukca ün kazanmis bir dinsel merkez durumundaydi. Erdebil Tekkesine Anadoluda dahil her yandan ziyaretciler akin etmekteydi. Bu tekkenin sayginligindan dolayi, ilk Osmanli Padisahlarinca da buraya her yil cerag akcesi adi verilen armaganlar gönderilirdi. iste Safevi Devletini kuranlar bu Seyh Safinin soyundan gelenlerdir. Seyh Safinin müritleri arasinda sii veya sünnilerin yanisira budistler, hiristiyanlar gibi baska dinlere mensup olanlarin da bulunmasi onun mezhepler, hatta dinler üstü bir sufi oldugunu göstermektedir. HalbukiSeyh Safinin soyundan gelenler, torunu Hoca Aliden baslamak üzere Alevi egilimli idiler. Hoca Aliden sonra Seyh Cüneyd, Seyh Haydar ve Sah ismail de siyasal etkenlerle olsa gerek Alevilik davasini sürdürdüler, hatta zamanzaman hüküm sürdükleri yerlerdeki sünnilere siddet uygulayarak, asiriya kactilar. XV. yüzyilin ortalarinda Dogu Anadolu ve iran Azerbaycanindaki Türk boylari, aile ici mücadeleler sonucunda Erdebilden uzaklasmis Safevi soyundan Seyh Cüneydin (Ölm. 1460) ve sonra oglu Seyh Haydarin (Ölm. 1488) etkisinde kaldilar. Bu güclü Türk boylarinin Safevi soyuna olan destegi XVI. yüzyildan itibaren iyice artmis, Osmanli Devletinin varligini tehdit eder hale gelmis ve Osmanli Devleti bu topluluklara karsi cok sert önlemlere basvurmustur. Anadoluda Safevilerin artan etkinlik ve popülaritelerini sosyo-ekonomik problemlerin yanisira, bu heterodoks boylarin dinsel yapilarina da baglamak mümkündür. Bektasi Menakibnamelerinden anlasildigi üzere, sii motifler, Anadolu Türk heterodoksisinde XV.yüzyil sonlarina kadar ön planda olmadigi gibi, ates kültü, tabiat kültleri, kalip degistirme (metempsycose), tenasüh ve hulûl (incarnation) gibi siilik disi unsurlar ön plandaydi. enakibnamelerde sii motif olarak sadece, Haci Bektas-i Veli ve Kizil Deli gibi seyhlerin On iki imam soyuna baglanmasi, bulunmaktadir. Orta Asyadan baslamak üzere Türklerin Alevi akimlardan etkilendiklerini biliyoruz. Ancak onlarin inanclarinda Alevi/sii motiflerin agirlikli olarak yer almasi, XVI. yüzyildan itibaren Safevi propagandasinin sonucudur. Safevi Devleti, Rumlu, Ustaclu, Tekelü ve Samlu gibi büyük Türk oymaklarinin destegiyle kuruldu. Safevi yandaslari "kizilbas" olarak adlandirilmistir. Tarihsel sürec icerisinde cok degisik anlamlarda kullanilagelen "kizilbas" adi, Seyh Haydarin müridlerine on iki imami simgeleyen on iki dilimli tâc giydirmesi sonrasinda kullanilmaya baslanmistir. Böylece kullanilmaya baslanan bu sözcük, Safevileri ve ona egilimli heterodoks Türkmen boylarini nitelemek üzere, Kizilbas Türkler, Kizilbas askeri (ordusu), Kizilbas begleri, Kizilbas boylari, Kizilbas devleti sekil- lerinde yaygin olarak kullanildi. Bunun yani sira Osmanli kaynaklarinda bu ad bir kücümseme, kötüleme araci olarak da kullanildi. Osmanli Devleti, Safevilerle olan siyasal mücadelesinde bir psikolojik savas araci olarak kullanmak üzere "kizilbas" sözcügüne "ahlaki yönden bozuk olma" anlamini yük lemistir. Ayrica kizilbas sözcügünün Osmanli Devleti ve sünni halk tarafindan bu sekilde bir asagilama araci olarak kullanilmasi, bu gruplarin kendilerini "Alevi" olarak nitelemelerine yol acmistir. Oysa yerli ve yabanci bircok arastirmada deginildigi üzere bu kizilbas Türk boylari dinsel ve ahlaki kurallara baglilik konusunda oldukca muhafazakârdir. Sah ismailin adi gecen Türkmen boylarinin destegiyle ve izledigi cok akillica siyaseti sonucunda XVI.yüzyilinbasinda irana hakim olmasiyla Safevi Devleti kurulmus oldu. Sah ismail daha önce Seyh Cüneyd ve Seyh Haydarin Anadolu ve iran bölgelerindeki Türkmen boylari kazanma siyasetini daha da gelistirdi ve halifeler yani propagandaci dervisler araciligiyla Oniki imam Siiligini, bu göcebe/yarigöcebe heterodoks boylar arasinda yaydi. Ancak Oniki imam Siiligi klasik bicimiyle degil, heterodoks boylarin tenasüh, hulül gibi eski inanclariyla uygun bir sekilde onlara sunuldu. Kerbela Matemi kültü, Ehl-i Beyt dostlarina sevgi (tevella) ve Ehl-i Beyt düsmanlarina lanet (teberrâ) Safevi propagandasinin temelini olusturdu. Zaten, toplumsal acidan merkeziyetci yönetim yapisina Selcuklulardan bu yana uyum saglayamayan, yerlesiklige karsi direnen ve bu direncini zaman zaman ayaklanmalar seklinde sergileyen heterodoks kitlelerin icerisinde bulunduklari sosyal ortam Safevi propagandasina oldukca müsaitti. Babai isyaninda da gördügümüz "Mehdi bekleme" inanislarini da muhafaza etmekteydiler. Bu kosullarda ortaya cikan Sah ismail onlarin gözünde adeta bir kurtarici, bir "Mehdi" konumundaydi.Kizilbas (Alevi) Dedeleri nezdinde seyyid olan Sahlar, mürsid; halifeler ise onlarin vekilleri idi. Safevi soyu gibi onlar da ocakzade ve seyyid idiler. Kizilbas Dedeleri ile mürsid kabul ettikleri Sahlar arasindaki baglanti iste böyle saglam ve kutsal esaslara dayanmaktaydi. Bu nedenledir ki Anadolu halki seve seve canlarini sahlari ugruna feda etmekten cekinmiyor, deyislerinde Hz. Alinin "don degistirmis sekilleri olan sahlara bagliliklarini coskulu bir sekilde söyle haykiriyorlardi: Ey yezit gecersen Sahin eline Zülfikarin calar senin beline Edeple girdik biz Kirklarin yoluna Kizilbas mi dersin söyle bakalim
Magripten cikar görünü görünü Kimse bilmez evliyanin sirrini Koca Haydar Sah-i Cihan torunu Ali nesli güzel imam geliyor Kizilbaslarin büyük önderi Sah ismail "vekil" veye "halife" adli aracilariyla, Anadoluda faaliyetlerde bulunuyor, onlari Yezid düzeni olarak kabul ettigi Osmanli idaresine karsi yönlendiriyordu. Zaman zaman, kizilbas halk kitlelerinin bu halifeler araciligiyla Anadoludan göc ettikleri de görülmekteydi. Yine bu halifelerin faaliyetlerinin bir sonucu olarak, baska etkenlerden de kaynaklanan Osmanli idaresini sarsan irili ufakli ayaklanmalari da zikretmek gerekir. Ancak bu isyanlarda sosyo-ekonomik sorunlarin rolünü de unutmamak gerekir. Sahkulu Baba Tekeli, Nur Ali Halife, Bozoklu Celal, Baba Zünnun ve Kalender Çelebi gibi ayaklanmalar, kizilbas türkmen kitlelerin mürsidleri/ dedeleri kabul ettikleri Sahlari ugruna gerceklestirilmis ayaklanmalardi. Anadolunun her yanina yayilmis bu kitlelerin Sahlara olan kutsal bagliliklari Osmanli Devletinin varligini tehdit eder bir duruma ulasmisti ve Osmanli cok siddetli sürgünler vb. önlemlere basvurdu. Ancak tüm bu önlemler Anadolunun önemli bir bölümünü olusturan halk kitlelerinin, Saha bagliliklarini azaltmak söyle dursun,bu bagliligi daha da artirdi ve yogun baski politikasinin yanisira, bu kitlelere yönelik psikolojik bir kampanya baslatmasina da yolacti. Bu kampanya Yavuz Sultan Selim döneminde iyice siddetlendi.Yavuz tarafindan "Safevilerin Osmanli ülkesinde olan faaliyetlerinin önü alinmak gerektiginden, memlekette ne kadar Sah ismail yandasi var ise onlar katl ve idam edilerek, sonra iran üzerine sefer olunsun" diye irade buyurularak, dönemin sünni ulemasindan bu konuda fetva istenmistir. Müftü Nureddin Hamza Saru Görezin fetvasinda ve ibn Kemalin risalesinde Sah ismailin askerlerinin ve yandaslarinin öldürülmelerinin caiz, mallarinin helal ve nikahlarinin ise batil oldugu belirtiliyor, onlara karsi yapilacak savaslarin cihad sayilacagi vurgulaniyordu. Bundan sonra Yavuz harekete gecti ve Anadoluda yapilan incelemeler sonucunda saptanan onbinlerce kizilbasin kimi idam, kimi hapis, kimi de sürgün edildi. Böylece Anadoludaonbinlerce kizilbas türkmen cesitli iftiralar ve suclar yüklenmek suretiyle öldürüldüler, sürüldüler, hapsolundular. Anlasilacagi üzere Osmanli-Safevi mücadelesi Anadoluda büyük yikima yolacti. Oldukca yipratici savaslar, bu savaslarda tahrip olan yerler, yok olan binlerce insan, iran, Anadolu ve Balkanlardayasanan sürgünlerle yasanan nüfus hareketleri bu yikimin sonuclarindandir. Osmanli-Safevi mücadelesinin en kalici sonucu ise, bugün de Türkiyede cok önemli ve tahrike müsait bir konu olan Alevi-Sünni problemini, kizilbas, rafizi ve yezit gibi nitelemeleri miras almamiz oldu. Sah ismailin Anadoludaki faaliyetleri sonucunda, konunun uzmani Prof. A.Y.Ocakin deyisiyle "Türkmen heterodoksisi, Alevilik sekline..." dönüstü. Sah ismailin Anadolunun en uzak köselerine kadar ulasan halifeleri Aleviligin inanc esaslarinin yazili oldugu kitaplari da beraberinde tasimaktaydilar. Bu kitaplar bugün olmus Alevi evlerinde bulunmakta olup, "Buyruk" adiyla bilinirler. Sözlü gelenegin hakim oldugu heterodoks boylara bu yazilibilgilerin ulasmasi oldukca önemli bir yenilik olmustur. Safevi propagandasi ile birlikte bu topluluklarin ortak sosyal ve dinsel düzenlemelere tabi tutuldugu görülüyor. Sah ismail ve halifeleri, Anadolunun dört bir yaninda yasayan ve sözlü gelenegin hakim oldugu bu heterodoks gruplarin toplumsal yasamlarinda ve inanc esaslarinda deyim yerindeyse bir standardizasyon saglamislardir. Dedelik kurumu da dahil, bugün bilinen Aleviligin sosyal ve dinsel yapilanmasi, hic kuskuya yer vermeyecek bicimde, heterodoks Türk boylarinca kurulan Safevi Devletinin üstün nitelikli önder sahsiyeti Sah ismail döneminin ürünüdür. 1826'ya Kadar Alevilik Yogun baskilar ve catismalar bu insanlarin ulasilmasi güc cografi alanlara gitmelerini zorunlu hale getirmisve buralarda devlet düzenine uzak ve yabanci, kendi sosyal ve dinsel gereksinimlerini karsilamak üzere bir toplumsal yapilanma ortaya cikmistir. XVI. yüzyilin sonlarina gelindiginde Anadoluda Alevilik veya o dönemdeki adiyla "Kizilbaslik" organizasyon unutamamlamis, sosyal ve dinsel kurum ve kurallari bugün bilinen görünümünü kazanmis durumdaydi. Varolan devlet düzeni ile Anadoluya göclerin baslamasindan bu yana sorunlu olan genel olarak kizilbas adiyla anilanve özelde tahtaci, cepni gibi alt gruplardan olusan bu heterodoks kitlelerin Safevi Devletinin ortaya cikisinda önemli katkilari olmus, bu olusumu canla basla desteklemislerdir. Babailer ayaklanmasi(1240) ile baslayan merkezi iktidarla yasanan onlarca sürtüsme Sah ismailin ortaya cikisiyla doruk noktasina varmis ve Sah ismailin Çaldiran Ovasinda yenilmesi ile siddetini yitirmis, kizilbaslarin Osmanliya direnci icin icin yasamaya devam etmistir. Bu yenilgi sonrasi Osmanli ile zaman zaman yasanan catismalar yerini bu kitlelerin oldukca disiplinli bir sosyal ve dinsel kapali bir cemaat hayati sürmeleri sürecine birakmistir. Bu sürecte hem cografi hem de sosyal marjinallesme yasanmistir. Yogun baskilar ve catismalar bu insanlarin ulasilmasi güc cografi alanlara gitmelerini zorunlu hale getirmis ve buralarda devlet düzenine uzak ve yabanci, kendi sosyal ve dinsel gereksinimlerini karsilamak üzere bir toplumsal yapilanma ortaya cikmistir. Daha cok köyler seklinde olan bu yapilanma ayni zamanda birbirleriyle de iletisim halinde olan bir organizasyona da sahiptir. Bu iletisim agi sayesindedir ki örnegin Toroslarda, Elbistanda, Erzincanda ve Aydinda, yani birbirinden oldukca uzak yörelerdeyasayan kizilbaslar arasinda öz bakimindan farkli yönler bulunmamaktadir. Bu durum büyük ölcüde o dönemlerde bilgiyi adeta tekellerinde bulunduran ve bu bilginin iletisimini saglayan Dedeler ve en önemli bilgi kaynaklari olan elyazmasi "buyruk" kitaplari sayesindedir. Belli zamanlarda köy köy dolasarak taliplerini ziyaret eden ve sorunlarini cözen Dedeler dinsel konularinyanisira hukuksal konularda da basvuru makamiydi. Mesela Dersimde Dedeler silahsiz dolasirlar, birbirleriyle catisan asiretleri ancak onlarin kutsal gücleri durdurabilir, onun cözümüne razi olurlardi. Demek ki XVI. Yüzyildan cumhuriyetin kurulusuna kadar Aleviler yukarida özetlemeye calistigimiz kosullardayasamislardir. Bu zaman icerisinde Osmanli idaresi onlari hep potansiyel bir tehdit olarak görmüs, dindisi ve ahlakdisi saymis, hatta yoksaymistir. Osmanli onlari yoksaydigindan ve en alcaltici iftiralari (mumsöndü) sünnikitlelere asiladigindan dolayi onlar da deyim yerindeyse baslarinin caresine bakmislardir. Yezid düzeni saydiklari Osmanli idaresi ile her türlü baglantiyi kesmisler, inanc ve adetlerini disariya kapali bir sekilde yüzyillarca yasatmayi basarmislardir. Bu basari da süphesiz sözlü gelenegin, coskulu edebiyatlarinin payi büyüktür. Bektasiligin Yasaklanmasi II. Mahmut yönetiminin uyguladigi baski altinda tekkeleri tahrip edilen, önder ve mensuplarindan bir kismi idam bir kismi sürgüne gönderilen Bektasiler varliklarini sürdürebilmek icin iki yoldan birini secmek zorunda kalmislardir YENiÇERi OCAGININ KALDIRILMASI VE BEKTASiLiGiN YASAKLANMASI Yeniceri Ocaginin kaldirilmasi ve ardindan Bektasiligin yasaklanmasi da Alevi-Bektasi tarihi bakimindanönemli olaylardandir. Bu olaylardan daha cok sehirlerde yasayan Dedebabalara bagli bektasiler etkilenmislerdir. Köylerde yasayan aleviler daha önce belirtildigi üzere zaten devletin etki alani disinda bulunmaktaydilar.Yeniceri Ocagina daha kurulusundan itibaren hakim olan disiplin ve itaat bu kurumu döneminin en mükemmel ordusu haline getirmisti. Bilindigi üzere Yeniceri Ocaginin kurulusunda Rum Abdallarinin büyük etkisioldugundan Haci Bektas Veli ocagin piri olarak kabul edilmisti. O dönemlerde her sanatin ve kurulusun bir piri oldugundan hareketle Yeniceri Ocagi da bu töreye uyarak Haci Bektas Veliyi pir kabul etmisti. Yeniceri Ocagi Haci Bektas Velinin Hakka yürümesinden sonra kurulmustu. Ocak ile Bektasilik arasinda14. Yüzyilin ikinci yarisinda kurulusundan bu yana, yakin iliskiler bulunmaktaydi. Bektasi Babalari sürekli Yeniceri birliklerine eslik ederlerdi. Her Yeniceri birliklere katilmadan önce Haci Bektas yoluna uyacagina dair yemin ederdi. Kücük Osmanli Beyliginin koskoca bir imparatorluga dönüsmesinde önemli katkisi olan Yeniceri Ocagi,devletin zayiflamasina kadar hep övgüyle anilan bir kurumdu. Ancak özellikle 18. Yüzyil sonrasinda devletin sürekli toprak kaybetmesi ve sosyo-ekonomik olumsuzluklardan dolayi suclanan da yine bu kurum oldu. II. Mahmut Saray Hocasina danisarak Yeniceri Ocaginin kaldirilmasina karar verdi. Ocaginkaldirilmasi sirasinda binlerce yeniceri öldürülürken, binlercesi de sürgün veya hapsedildi. Öyle ki yenicerilerinin mezartaslarina dahi saldirildi.Yeniceri Ocaginin kaldirilmasi sonrasi sira Bektasilerin ve Bektasi dergahlarinin yokedilmesine gelmistir. Bunun gerekcesi ise cok basitti: Yeniceri Ocagi ile olan manevi ve düsünsel baglari. Ülkenin icinde bulundugu siyasal ve sosyo-ekonomik cöküntünün faturasi önce Yeniceri Ocagina, sonra da Bektasilere ve dergahlarina kesilmisti. 8 Temmuz 1826da Topkapi Sarayinda bulunan Agalar Camisinde toplanan dönemin alim ve tarikat seyhlerinin katildigi bir toplantiyla Bektasilere ve Dergahlarina yönelik imha karari verildi.Bektasilik yasaklandi. Bektasi Babalari ya sürgün ya idam edildi. Bektasilerden bosalan bütün mevkilere Naksibendiler atandi. Bektasi dergahlarinin tamamina yakini kapatildi, ülke icerisinde yüzyillardir bu tarikate ve tekkelerine vakfedilmis bütün emlak ve arazi devlet hazinesine devredildi. Rumelihisari, Öküzlimani, Karaagac, Yedikule, Sütlüce, Eyüp, Üsküdar, Merdivenköy Sahkulu ve ÇamlicaBektasi dergahlari yiktirildi. Yalniz türbelere dokunulmadi. Bektasilige ait ne kadar yazma eser, esya varsa el konuldu. Bektasi Babalarinin kimisi sürgün, kimisi idam edildi. Anadoludaki Bektasi tekkelerinin kapatilmasi icin de Anadoluya devlet görevlileri gönderildi. Bütün bektasiler bu siddet ortaminda kiyafet ve kimliklerini gizleyerek köselerine sindiler. John Kingsley Birgenin de belirttigi gibi, bir süre tüm Bektasiler o denli asagilandilar ki, herhangi birine kini olan birisinin ona bir kötülük yapilmasi icin Bektasilikle suclanmasindandaha etkili bir yol yoktu. II. Mahmut yönetiminin uyguladigi baski altinda tekkeleri tahrip edilen, önder ve mensuplarindan bir kismiidam bir kismi sürgüne gönderilen Bektasiler varliklarini sürdürebilmek icin iki yoldan birini secmek zorunda kalmislardir: istanbul, hatta Anadolu disina cikmak veya diger tarikatlerin tekke ve kisveleri altina siginarak yasama sansina kavusmak. Nitekim bu olaydan sonra Bektasiligin merkezi Arnavutluk olacak ve bugünkü Türkiye sinirlari icerisinde, özellikle istanbul ve cevresinde kalan Bektasiler kendilerine Melamilik, Halvetilik ve Rifailik gibi baska tarikatler icinde barinma olanagi arayacaklardir. Bektasilige yönelik bu terör ortami II. Mesrutiyettensonra özellikle I. Abdülmecid (1839-1861) döneminde sonlanmistir denilebilir. Kaynaklardan anlasildigi üzere Bektasi dergahlari naksi dergahi adi altinda yeniden acilmaya baslanmistir. Tanzimattan sonra Naksi tekkesi adi altinda acilmis dokuz Bektasi tekkesi sunlardir: 1.Merdivenköyünde Sahkulu Tekkesi, 2.Çamlica Tekkesi, 3.Eyüpde Karyagdi Baba Tekkesi, 4.Sütlücede Karaagac Tekkesi, 5.Kazlicesme Tekkesi, 6.Rumelihisarinda Nafi Baba Tekkesi, 7.Topkapi disinda Takkeciler Tekkesi, 8.Sütlücede Bademler Tekkesi, 9.Basibüyükde Dilaver Baba Tekkesi. XIX. yüzyilin baslarina gelindiginde bektasilige karsi yumusamanin etkisiyle olacak, bektasilikle ilgili basiliyayinlarda adeta bir patlama yasandi. ittihat ve Terakki iktidari döneminde Türkiyedeki farkli mezhep ve tarikatlere mensup insanlarin sosyo-kültürel ve dinsel yapilarinin incelenmesi amaciyla uzmanlar görevlendirildi ve bu uzmanlar raporlarini hazirladilar. Gercekten de sözü edilen dönemde o zamana kadar ele alinmayan Anadoluda yasayan farkli irk, mezhep ve dil özelliklerine sahip bulunan topluluklarin devlet tarafindan incelenmek istenmesi takdir edilmesi gereken bir cabadir. Kurtulus Savasinda Alevilik Haci Bektas Dergahi, Mustafa Kemal ve diger heyet üyelerine cok sicak davrandi. Daha önce ittihat veTerakki Cemiyeti'nin güclü isimleri Enver ve Talat Pasalar da iktidara geldikten sonra da, Haci BektasDergahi'ni ziyaret etmisler ve Çelebi onlari Dergah Selamligi'nda karsilamisti Osmanli Devletinin yoksaydigi Alevilerin, ülkenin icinde bulundugu isgal ortamindan kurtulabilmesi ve padisahlik rejiminin degisecegi ümidiyle Anadoluda bagimsizlik savasini yürüten Mustafa Kemal Pasanin basinda oldugu harekete destek vermeleri cok normaldir. Mustafa Kemal Pasa ve bagimsizlik savasini yürüten arkadaslari Alevilerin sayica ne kadar önemli oldugunun ve yüzyillardir sünni Osmanli idaresine olan muhalefetlerinin bilincindeydiler. Bu amacla onlari kazanmak icin grisimlere basladilar. Mustafa Kemal Pasa,26 Haziran 1919 tarihinde Konya II. Ordu Müfettisligine su sifreyi yolladi: Tokat ve cevresinin islam nüfusunun % 80'i, Amasya cevresinin de önemli bir bölümü Alevi mezhepli ve Kirsehir'de Baba Efendi hazretlerine cok bagli- dirlar. Baba Efendi, ülkenin ve ulusal bagimsizligin bugünkü güclüklerinigörmekte ve yargilamakta gercekten yeteneklidir. Bu nedenle, güvenlikimseleri görüstürerek kendilerinin uygun gördügü "Ulusal haklari koruma" ve "Baska ülkeye baglanmama"derneklerini destekleyecek birkac mektupyazdirilarak buralardaki etkili Alevilerin Sivas'a gönderilmesini pek yararli görüyorum. Bu konuda icten yardimlarinizi dilerim. 3. Ordu Müfettisi Fahri Yaver Mustafa Kemal Sivas Kongresi sonrasi bagimsizlik savasina merkez olarak Ankara secilmisti. Bu kongrenin yürütmeorgani durumunda olan Temsil Heyeti Ankara'ya gitmeden Hacibektas'a ugrayip bu nüfuzlu merkezin kesin destegini saglamak istiyordu. Atatürk'ün yaninda Hüseyin Rauf, Mazhar Müfit, Hakki Behic, Ahmet Rüstem Beyler vardi. 21-22 Aralik'ta Mucur'da kalan heyet Mucur Kaymakami Cevat Bey'i de alarak 23 Aralik 1919 günü Hacibektas'a geldi. Haci Bektas Dergahi, Mustafa Kemal ve diger heyet üyelerine cok sicak davrandi. Daha önce ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin güclü isimleri Enver ve Talat Pasalar da iktidara geldikten sonra da, Haci Bektas Dergahi'ni ziyaret etmisler ve Çelebi onlari Dergah Selamligi'nda karsilamisti. Cemalettin Çelebi, Atatürk'ü Bestaslar'da karsiladi. Buraya siyah kupa bir arabayla gelmis, Atatürk'ü vediger heyet üyelerini konaga götürmüslerdi. Cemalettin Efendi'nin oglu Hamdullah Efendi'nin odasinda bir "Cem" düzenlendi. Atatürk Hacibektas'dabir gece kaldi. 24 Aralik'ta heyet Dergahi gezdi. Haci Bektas Veli Türbesi ve diger önemli yerler ziyaret edildi.Sonra o sirada Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ziyaret edildi. Dergahta Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diger ileri gelenlerle özel bir toplanti yapildi. Bu toplantida bagimsizlik savasi konusuldu.Hacibektas görüsmesinde en ilginc konusmayi sonradan Veliyettin Çelebi söyle aktarmistir. " Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Pasa'ya 'Pasa Hazretleri cesaretli ve basiretliidarenizde Türk Milletinin düsmani kahredecegine inancim sonsuz.Yüce Allahin milletimize müyesser edecegi zaferden sonra Cumhuriyet ilani düsünüyor musunuz? Mustafa Kemal Pasa bunun üzerine "O mutlu günün ilanina kadar aramizda kalmak kaydiyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri " diye yanitliyor. Savas sirasinda ayni yardimlarin yanisira Dergah kasasinda bulunan 1800 altin lira da verilmistir. Bagimsizlik Savasi sirasinda Alevi-Bektasi kitleler tam destek vermislerdir. Atatürk'ün Haci Bektas Dergahi'nin nüfuzuna oldukca önem verdigi görülüyor. Bütün gelismeler Haci BektasÇelebisi'ne hemen bildiriliyor. Atatürk bunu NUTUK'ta söyle belirtiyor:" 2 Ocak 1920 günü cemiyetin merkez kurullarina ve Hacibektas'ta Çelebi Cemalettin Efendi'ye, Mutki'de Haci Musa Bey'e ayrica bir bildirim yaptik. " Cemalettin Çelebi, TBMM calismalarina hastaligi nedeniyle katilamamis, ancak halki kurtulus Savasi'na destek vermeye cagiran mektuplar tasiyan ulaklar yurdun dört bir yanina gönderilmistir. Mustafa Kemal Atatürk özel doktoru ve baska doktorlar Çelebi'nin tedavisi icin görevlendirmisti. Cemalettin Çelebi 1922'de vefat edince yerine kardesi Veliyettin Efendi celebi Postuna (29. Çelebi) oturdu. ikinci TBMM'nin acilisi sirasinda (25 Nisan 1923) Veliyettin Çelebi de yayinladigibildiri ile Atatürk'ü acikca destekliyordu. Maras Miletvekili Prof. Hasan Resit Tankut da CHP'ye sundugu 19 Mart 1949 tarihli raporda Alevilerin cumhuriyet rejiminin yaninda olduklarini belirtmektedir. Bu arada Atatürkün Alevi-Bektasi olan yakin calisma arkadaslarindan bazilari sunlardir: Cemalettin Efendi'yi (Kirsehir Mebusu) TBMM Baskanvekilligine, Albay Hüsamettin Ertürk'ü Gizli Haberalma Örgütü'nün basina, ikisi de bektasi babasi olan Dr. Ragip Evrensel'i özel doktorluguna, Ali Naci Baykal'i PTT Gizli sifre amirligi'ne getirmisti. Sonraki Çelebi Veliyettin Efendi'yle de yakin dostluk kurmus milletvekili olmasi icin israr etmisti. Cumhuriyet Döneminde Alevilik Tarihte yasanmis aci olaylarin izleri hafizalardan silinmeden yasanan, inanc farkliligina dayali baskilar ve kiyimlar Alevilerin cumhuriyet idaresinden de umdugunu bulamadigi düsüncesini güclendirmektedir. Aleviler yüzyillarca Osmanli idaresinden baski görmüs bir topluluk olduklarindan yeni cumhuriyet idaresinicoskuyla karsiladilar. Cumhuriyetin ilk yillarinda gerceklestirilen reformlar ise onlari bütünüyle olmasa da memnun eden reformlardi. Egitim birligi yasasi, yeni alfabenin kabulü, seyhülislamlik kurumunun kaldirilmasi, kadin-erkek esitligine yönelik düzenlemeler, halifelik kurumunun kaldirilmasi ve laik esaslara dayali bir hukuk sistemine yönelinmesi Alevileri hosnut eden gelismelerdendir. Ancak Alevileri üzen gelismeler de yasanmadi degil. Bunlardan 1921de meydana gelen Kocgiri olaylarindayogun siddet uygulandi. Yine 1925te tekke ve Zaviyelerin kapatilmasi ile de Aleviler olumsuz yönde etkilendiler. Alevilerin toplanma yerleri genellikle tekkelerinin ve ocaklarinin bulundugu yerlerdi. Sünniler bu yerlerkapatilinca camilerde ayni islevleri görürlerken Aleviler böyle bir olanaktan yoksun kaldilar ve ibadetlerini yine gizli yürütmek zorunda kaldilar. Son olarak 1937de Dersim Olaylari sirasinda da o zamanki idarecilerin oldukca basiretsiz tutumlari nedeniyle bircok masum insan acimasizca yokedildi. Bu olay sonrasinda aralarinda Dedelerin de bulundugu bircok insan sürgün edilerek Dersim adi Tunceliye dönüstürüldü. Aleviler bütün bu olumsuzluklara karsi tepkilerini, ilk baslarda halka yakin bir görüntü sergileyen Demokrat Partiye oy vererekgösterdiler. Ancak 1950lerin ortalarina gelindiginde Demokrat Partinin dini politikaya alet eden ve sünnileri kullanmaya yönelik politikalari üzerine Aleviler 27 Mayis hareketini desteklediler. Özellikle 1960lar Türkiyede kirdan kente dogru yogun göc akiminin basladigi bir dönemdir. Bu göc akimi sonrasinda sadece büyük kentlere degil, basta Almanya olmak üzere dünyanin degisik ülkelerine de yogun bir isgücü göcü yasandi. Yine 1960lardan itibaren Türkiyede sol akimlar yayginlik ve etkinlik kazandi. Aleviler de agirlikli olarak solhareketlere destek verdiler. Bu dönemde özellikle genc kusaklar Alevilik inanc ve geleneklerini kücümseme egilimine girdiler. Giderek Alevilikle ilgili bilgilerden uzaklastilar, Cemler gittikce daha az yapilir olmaya baslandi. Bu dönemde de Alevilik daha cok sözlü gelenegin yasaticisi ozanlar ve asiklar tarafindan yasatilmaktaydi. Asik Veysel, Asik Daimi, Feyzullah Çinar, Davut Sulari ve Mahmut Erdal bu gelenegin temsilcilerinin bazilaridir. Ayrica az sayida ve akademik alanda olmasa da cesitli kitaplarin yayinlandigini görmekteyiz. Yüzyillardir yazili gelenegin tasidigi Aleviligin yazili kültüre gecisi tabiki birden olamazdi. Alevilik alaninda 1980li yillara gelene dek yayin faaliyeti agirlikli olarak, deyisler ve nefeslerin "divanlarin; tarihi romanlarin, buyruk hüsniye, vilayetname" gibi kitaplarin üzerinde yogunlasti ve özellikle halk katinda bu tür calismalar ragbet gördü.1960lardan sonra da Alevîlik-Bektasîlik konusu ne yazik ki üniversitelerin ve devletin ilgisinden mahrum kalmayi sürdürdü. Anadolunun bu essiz inanc ve kültür hazinesine layik oldugu deger verilmedi. 1960li yillarin ikinci yarisindan itibaren Alevilerin, CEM (Abidin Özgünay), EHLIBEYT (Dogan Kilic SeyhHasanli) ve GERÇEKLER (Mehmet Yaman) adli süreli yayin organlarini cikardiklarini görüyoruz. Bu konuda öncü sayilabilecek bu yayin organlari fazla ömürlü olamamislar, ekonomik sorunlardan dolayi kapanmak zorunda kalmislardir.Yine 1960li yillarin ikinci yarisindan sonra Türkiye siyasal yasamina Alevilerce kurulmus bulunan Birlik Partisi katildi. Bu parti bir grup Alevi kökenli siyaset adaminca 17 Ekim 1966da kuruldu ve baskanligina Hasan Tahsin Berkman getirildi. Birlik Partisinin amblemi Hz. Aliyi simgeleyen biraslanla, onun cevresinde Oniki imami simgeleyen oniki yildizdan olusuyordu. Parti programinda din ve vicdan özgürlügü vurgulaniyor, kamu düzenine, genel ahlaka ve yasalara aykiri olmayan ibadetlerin serbest birakilmasi isteniyordu. 1967de genel baskanliga Hüseyin Balan getirildi.Birlik Partisi 1969 secimlerinde % 2.8 0y orani ile 8 milletvekilligi kazandi. Daha sonra Millet Partisinden istifa eden 2 milletvekili de Birlik Partisine katildi. 1969 Kasiminda parti baskanligina Mustafa Timisi secildi. 1970de Birlik Partisinin bazi milletvekilleri Adalet Partisine gecti. Bu milletvekilleri partiden ihrac edildiler, ancak kamuoyunda partinin imaji büyük bir darbe aldi. Parti 1973te Türkiye BirlikPartisi adiyla girdigi secimlerden sadece bir milletvekilligi elde edebildi. Daha sonraki secimlerdeoy orani sürekli düstü ve 1977den sonra siyasal etkinligini tümüyle yitirdi. Aleviler gerici ve irkci saldirilardan Cumhuriyet döneminde de nasibini aldi. 1978'deki Maras ve 1980deki Çorum Olaylari bunlarin Türkiye tarihine bir kara leke olarak gecen en kanlilarindandir. Yüzlerce insanin öldügü ve göcettigi bu olaylar sirasinda devlet yurttaslarini, gözü dönmüs irkci ve gerici saldirganlara karsi koruyamamis üstelik suclular kisa süre sonra serbest birakilarak, bazilari milletvekili bile olabilmislerdir. Süphesiz Aleviler yasanan bu olaylarla Osmanli dönemindeyasananlar arasinda paralellik de kur- maktadirlar. Tarihte yasanmis aci olaylarin izleri hafizalardan silinmeden yasanan, inanc farkliligina dayali baskilar ve kiyimlar Alevilerin cumhuriyet idaresinden de umdugunu bulamadigi düsüncesini güclendirmektedir.
1980 Sonrasi Alevilik Seksenli yillarin sonlarina dogru Alevilik derlenip toparlanmis ve yeniden örgütlenmeye baslamistir.Alevilik konulu yayinlarda adeta bir patlama yasanmis, bircok yayin organi cikarilmaya baslanmistir. Bunlar arasinda Alevilerin Sesi, Cem, Nefes, Kervan, Yurtta Birlik, Pir Sultan Abdal ve Gönüllerin Sesi sayilabilir. Avrupada ve Türkiyede Dernekler, Vakiflar ve Dergahlar olmak üzere üc degisik cati altinda örgütlenme hareketleri yogunluk kazanmistir. Bu olumlu gelismeler sonrasinda Alevilerin bilincli bir sekilde örgütlenmeleri ve güclenmelerinden rahatsiz olan kimi odaklar devletin beceriksizligindende yararlanarak Sivas ve Gazi Olaylarini tezgahlamislardir.Bu dönemde de Alevilerin ve onlarin gerek- sinimlerinin devlet tarafindan dikkate alindigini söylemek mümkün degildir. Ancak yine devlet yükselen siyasal islam karsisinda Alevileri ileri sürmekten de geri kalmamaktadir. Devlet cok yanlis olarak, milyonlarca Alevinin yüzyillar boyunca ihmal edilmis haklitaleplerini karsilayacagi yerde, 80li yillarda güclenmesine destek verdigi siyasal islamci gruplarin kontrol edilebilmesi icin Alevileri kullanma yoluna gitmektedir. Cumhuriyetin kurulusundan bu yana devletin din islerini yürüten Diyanet isleri Baskanligi sadece SünniHanefi mezhebine mensup yurttaslarin gereksinimlerini karsilayan bir kurum olmustur. Zaman zaman bu kurumun baskanlari ve görevlileri Alevileri itham edici, kücümseyici aciklamalarda da bulunmuslardir. Son yillarda Diyanetin de devletin politikalarina uyarak carkettigini görüyoruz. Diyanet bu politika degisikliginin dogal bir sonucu olarak Alevilik konusunda cesitli toplantilar düzenlemis Aleviligi kendi sakat anlayisi dogrultusunda yönlendirmeye ve Aleviligi kendi görüsleri dogrultusunda tanimlamaya calismistir.Oysa Diyanetin Aleviligi nasil tanimladiginin Aleviler icin hicbir önemi yoktur. Diyanet isleri Baskanligi ya Anadoludaki Alevilerin inanc ve düsüncelerine saygi duyarak dayatmaci mantigini terkederek onlariolduklari gibi kabul edecek , ya da bu zamana kadar yaptigi gibi milyonlarca Aleviyi görmezden gelmeye devam edecektir. Örgütlenme konusunda sunlari söyleyebiliriz : 1990li yillara gelinceye kadar ki dönemde Alevilerin sinirlibir derneklesme cabasi icerisinde bulunduklarini görüyoruz. Bu derneklerden en eskileri ve en bilinenleri Haci Bektas Veli ve Karaca Ahmet Dernekleridir. Sahkulu Dernegi ise seksenli yillarin ortalarinda kurulmustur. Yine bu dönemde belirli yöre ve köy derneklerinin de kurulduklari görülmektedir. 1990li yillarla birlikte derneklesme faaliyetlerinde de büyük artis görüldü. Bugünkü durumuna gelmesinde devletin de büyük katkisi olan siyasallasmis sünni islamin neredeyse kontrol edilemeyecek bir duruma erismesinin de, Alevilerin derneklesme, vakiflasma türü faaliyetlerini hizlandirdigi söylenebilir. "Sivas Olayi", "Karacaahmet Cemevinin Yikilmasi" ve "Gazi Olayi" gibi kriz zamanlarinin ve bu olaylarin toplumdaki yansimalarinin da Alevileri inanc ve kültür alaninda birlestirdigi, birlikte hareket etme güdüsünü asiladigini gözlemekteyiz. Pir Sultan Abdal Kültür, Pir Sultan Abdal Canlar, Haci Bektas Veli ve diger adlar altinda yüzlerce dernek hem büyük sehirlerde hem diger sehirlerde subeler ve merkezler seklinde kurulmus bulunmaktadir. Yöresel derneklerin sayisinda da hizli bir artis yasanmaktadir.Son zamanlarda ise vakiflasma faaliyeti yogunlasmistir. Bu vakiflar arasinda sunlar sayilabilir: Semah Vakfi, Haci Bektas Veli Anadolu Kültür Vakfi, Ehli Beyt Vakfi, Sahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Arastirma, Egitim ve Kültür Vakfi, CEM (Cumhuriyetci Egitim ve Kültür Merkezi) Vakfi. Önümüzdeki günlerde de bircok vakif ve dernegin kurulacagini söylemek yanlis olmaz.Yine Avrupa ülkelerinde kurulmus iki yüzü askin Alevi dernegi bulunmaktadir. Bu kuruluslarin tamamina yakini su anda Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) catisi altinda bulunmakla birlikte AABFye bagli olmayan dernekler de bulunmaktadir.Yurtici ve yurtdisinda yasayan bu örgütlenme faaliyetlerini kisaca sunduktan sonra simdi de genel olarak sorunlari belirtebiliriz. Alevi örgütlenmesinin yasadigi sikintilarda su genel egilimler göze carpmaktadir. Son tahlilde bu sikintilarin "temsil" ve bununla ilintili "mesruiyet" olgulari ile baglantili olduklari görülmektedir. Bu nedenle aslinda bütün dernek ve vakiflarca desteklenmesi gereken cesitli girisimler, karsilikli cekememezlik, Alevilige iliskin yorum farkliliklari ve girisimci kadronun aslinda bu harekette yer almasi gerekenbircok insan veya kurumu dislamasi gibi nedenlerle ne yazik ki, basarisizliga ugramaktadir. Bu özet degerlendirmemize kaynak olusturan iki önemli örnek olay vardir. Bunlardan ilk 1992 de CEMin öncülük ettigi"ALEVi KURULTAYI" girisimi ve digeri ise 1994te PiR SULTAN ABDAL KÜLTÜR ve HACIBEKTAS KÜLTÜR derneklerinin öncülügünde bir grubun yürüttügü ALEVi-BEKTASi TEMSiLCiLER MECLiSi girisimidir. Önce "ALEVi KURULTAYI" girisimi ve sonrasinda yasanan gelismeleri özetleyelim: 1992deki bu girisimin aslindacok kapsamli ve yeterli bir ön programi vardi. Ancak daha yasama gecirilmeden, Pir Sultan Abdal Kültür Derneginin basi cektigi bir grup tarafindan benimsenmedi. Bunun üzerine bu girisimin sahibi CEM grubu, bu bölünmüslügün kurultaya yansimasinin söz konusu olabilecegini ve bu sekilde de Alevi hareketindebölünmüslügün tescil edilmis olacagini dile getirerek "ortam uygun degil, halkin bu sürece hazirlanmasi gerekiyor" diyerek kurultayi erteledi. 1992deki bu girisimi olumlu karsilamamis olan dernek ve kisilerin öncülügünde bu kez 1994te "ALEVi-BEKTASi TEMSiLCiLER MECLiSi" girisimi baslatildi. Yeterli katilimin cesitli nedenlerle saglanamadigi bu mecliste egemen belli gruplar olarak AABF, Pir Sultan ve Haci Bektas Kültür Dernekleri ve Semah Vakfi görülmektedir. Kimi toplantilarini gözlemci olarak izledigim bu girisim kisir tartismalar bütün vakif, dernek, dede, yazar gibi unsurlari icermemesi ve kimi kisi ve gruplarin dislanmasi nedeniyle sagliksiz bir sekilde dogmus oldu. Bu sagliksizlik nedeniyle olacak bugünlerde bu eksiklikler giderilmeye calisiliyor. Çesitli dernek ve vakif baskanlariyla yaptigim görüsmelerden, "Alevi-Bektasi Temsilciler Meclisi" seklinde yeni bir yapilanmanin olusturulacagini söyleyebiliriz. Sonuc olarak Alevi örgütlenmesi temsil, mesruiyet, dar kadro seklinde siralanabilecek gecis asamasisikintilarini yapisinda barindiriyor. Bu gecis asamasinin dogal bir sonucu olan bu bütünlesmeme probleminin yakin bir gelecekte cözülmesi de pek mümkün görünmüyor. Siyasal anlamda temsil ve mesruiyet sorunlarinin tek cözüm yolu, herkesi kapsayan, yürütme kadrosunun liyakatli, tutarli vesaygin kisilerden olustugu saglikli bir yapilanmanin olusturulmasidir. Böyle bir yapilanmanin ülkemiz sivil toplum ortamina yeni bir dinamizm getireceginden kuskumuz yok. Yasanan bu yogun örgütlenme faaliyetlerine ragmen arastirma alanina ilgi duyulmadigi görülmektedir.Alevilik konusu hem Devlet ve üniversitelerce, hem de Alevilige hizmet iddiasinda bulunan dernek ve vakiflarca ne yazik ki ihmal edilegelmistir. Özellikle Türkiyedeki örgütlerin bu tutumlari oldukca üzücüdür.Gereksiz bircok alana kaynak aktaran bu örgütler konu arastirma olunca ilgilenmemektedirler. inaniyoruzki bu nedenle birgün tarih önünde hesap vermek zorunda kalacaklardir. Türkiyedeki Alevi örgütlerinde bu konuda herhangi bir somut caba görülmezken, Avrupada iki yeni arastirma kurulusunun kuruldugunu görüyoruz. Bu oldukca memnuniyet verici bir gelismedir. Alevi-Bektasi Kültür Enstitüsü ve Avrupa Alevi Akademisi adlarini tasiyan bu iki yeni arastirma kurulusunun akademik gereklere uymak kosuluyla, Alevilik arastirmalari alanina yeni bir dinamizm getirecegini umuyoruz. Aleviler bugüne kadar sosyal demokrat ve sol siyasal partilere yönelmislerdir. Ancak kücük miktarda daolsa baska partilere oy verenler de bulunmaktadir. Her ne kadar bu zamana kadar destekledikleri siyasal partilerin, Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderdikleri milletvekillerinin kendilerine pek sahip cikmadigi ortadaysa da oylarin sol partilere gitmeyi sürdürecegini söyleyebiliriz. Bugün kentlesen Aleviligin bu yeni duruma özgü sorunlarla karsilastigi görülmektedir. Köyden kentleregöclerin yogunlastigi 60li yillardan bu yana yasanmakta olan bu sorunlari su sekilde özetleyebiliriz: Göc sonucunda kitleler kendilerini yeni bir toplumsal ve ekonomik yapilanmanin icerisinde bulmuslardir. Kirda varolan toplumsal kurumlarin yerlerini sehirlerde yeni kurumlar almislardir. Bu baglamda Dede-talip iliskileri de kopmus Alevilik konusunda o zamana kadar devam eden sözlü bilgi aktarimi sekteye ugramistir. Bunun bir sonucu olarak kitleler inanclari hakkinda büyük bir bilgisizlesme sürecine girmislerdir. Özellikle genc kusak bu konuda bir bosluk icerisinde bulunmaktadirlar. Özellikle 1990 sonrasinda yüzlerce saz ve semah kurslari acilmakla birlikte bunlar bilgilenme ihtiyacini gidermekten yoksundur. Aleviligin tarihsel, sosyal ve dinsel köklerinin halk kitlelerine dogru bir sekilde ulastirilmasi zorunludur. Sivas ve Gazi Olaylari Sivas Olayi daha dogrusu katliami (2 Temmuz 1993), Türkiye tarihinekara bir leke olarak gecenolaylardandir. Ayrica bu olay Türkiyenin ne hale geldigini sergilemesi bakimindan da dikkat cekicidir Sivas Olayi daha dogrusu katliami (2 Temmuz 1993), Türkiye tarihine kara bir leke olarak gecen olaylardandir.Ayrica bu olay Türkiyenin ne hale geldigini sergilemesi bakimindan da dikkat cekicidir. Olay Cumhuriyet Gazetesinde "Seriatcilar Ayaklandi" manseti altinda söyle yeraldi:" Olaylar Aziz Nesinin Sivas Valiliginindesteginde yapilan Pir Sultan Abdal Senligindeki konusmasina asiri dinci kesimlerin gösterdigi tepkiyle basladi. Kitaplarini imzalarken tartaklanan Nesin, cevresindekilerce kurtarildi. Pir Sultan ve Atatürk heykellerine saldiran göstericiler valilik, kültür merkezi ve senlige katilanlarin sigindigi Madimak otelini kusatti. Kentteki 400 polis yetersiz kaldi. Kentte 2 gün sokaga cikma yasagi ilan edildi
Sayilari yaklasik 10 bine ulasan göstericiler, kentteki bircok bina ve araci tahrip etti. Valinin su sikarak kalabaligi dagitma istegine RPli belediye baskani karsi cikti. Otel cevresindeki kusatmayi daraltan göstericiler önce oteli tasladi. Otel lobisine giren 50-60 gösterici etrafi atese verdi. Yazarlari linc etmek icin yukari cikmaya calisanlari polis güclükle engelledi. Olay yerine güclükle ulasan güvenlik gücleri havaya ates acarak kalabaligi dagitti
Sivastaki kanli olaylar kentteki yerel gerici basinin Pir Sultan Abdal Senliklerine karsi tavir almasiyla basladi. " Sivasta devletin güvenlik güclerinin gözleri önünde gerceklestirilen 37 canin hunharca öldürülmesiylesonuclanan bu kanli olay aslinda ne Aziz Nesin, ne de Salman Rüsdinin "Seytan Ayetleri" kitabiyla ilgilidir. Bu olayi bu gibi yapay nedenlere baglayanlar, olayin gercek nedenlerini gizlemeye calismaktadirlar. Sivasta yüzyillar önce deyislerinden baska silahi olmayan büyük Ozan Pir Sultan Abdali asanlar da, 37 masum canimizi katledenler de ayni gerici ortacag zihniyetininin temsilcileridir. Modern, laik bir Türkiyeyi istemeyen ve cumhuriyeti ortadan kaldirmayi amaclayan din ticaretiyle beslenen bu zihniyet,kendi düsüncelerinin disinda hicbir düsünceye yasama hakki tanimak istememektedirler. Gerici zihniyet bu olay sonrasinda birlik ve beraberlik edebiyatina yönelmistir. Oysa yüzyillardir yasanan olaylar ortayakoymustur ki, birlik ve beraberligi bozan da istemeyen de kendileridir. Tabiki olayin bas sorumlulari iktidari ellerinde tutanlardir. Ancak onlar kendilerini kurtarmak icin vali ve emniyet müdürünü görevden alarak durumu kurtarmaya calisiyorlar. iktidarda bulunanlar olaylarda yurttaslarini koruyamadiklari icin siyaseten sorumludurlar. Ancak ne acidir ki demokrasi geleneginin hala sakat oldugu ülkemizde siyasi ahlak kavrami henüz gelismemistir. Siyasal ahlak yoksunlugu bircok olayda ortaya cikmaktadir. Siyaseten sorumlu idarecilerimizin ve devletin halkin gözünde zedelenen güveni onarabilmelerinin bir tek yolu vardir. O da 37 masumun yasamini yitirdigi bu olayin suclularini bularak hakettiklericezalari vermek. Devlet halkinin huzurunu, güvenligini ve refahini saglamakla yükümlüdür. Sivas olayi gözönüne alindiginda devletin yükümlülüklerini yerine getirmedigi görülmektedir. 7 Eylül 1994 geceyarisi Karacaahmet Cemevi insaatinin Refah Partili istanbul Büyüksehir Belediyesi tarafindanyikilmasi olayi da 1980 sonrasina damgasini vuran olaylardandir. Bu olay bir anda ülke gündemini isgal etti. Daha önce Alevilerin hakli taleplerine kulaklarini tikayan ve milyonlarca Alevinin inanc ve kültürlerini yoksayan medya ve siyasiler ikiyüzlü bir sekilde Karacaahmet Dergahina akin ettiler. Halkin sahip cikmasi sonucunda Belediye geri adim atmak zorunda kaldi. Cemevi insaatina devam edildi ve bugün Alevilerin önemli merkezlerinden biri olarak faaliyet gösteriyor. Gazi Mahallesinde Mart 1995te yasanan olaylarda Türkiye tarihinin utanc verici sayfalarindan biriniolusturmaktadir. Gazi Olaylari ülkemizin hem etnik, hem de mezhep alanlarinda cok hassas bir durumda oldugunu bir kez daha gösterdi. Olaylar 12 Mart gecesi Gazi mahallesinde kahvelerin taranmasi üzerine basladi. Bunun üzerine istanbulun cesitli bölgelerinden akin akin Gazi mahallesine gelen kitleler olayiprotesto etmek istiyorlardi. Ancak bu olaylar sirasinda güvenlik güclerinin kontrolü kaybetmeleri sonucunda ve olaylarin Ümraniye Mustafa Kemal mahallesine de yayilmasi sonucunda 20den fazla yurttasimiz yasamini yitirdi. Tüm bu olaylardan devletin daha önce bircok kez oldugu gibi son olaylarda da yetersiz kaldigi ve halknezdinde güven erozyonuna ugradigi görülmektedir. Devlet bu güvensizligi gidermek icin öncelikle bu olayin sorumlularini, yani 12 Mart gecesi kahveleri tarayanlari bulmak, yargilamak ve ezalandirmak zorundadir. Yine devlet Gazi Mahallesi ve Ümraniyedeki olaylarda kursunlarla öldürülen yurttaslarimizin kimlerce, sivil ya da polis öldürüldügünü de bir an önce bulmak ve adalete teslim etmekle yükümlüdür. Olaydan bu yana iki yil gecmesine ragmen bu konuda herhangi bir ilerleme saglanamamistir. Ayrica bu olaylar Türkiyenin uluslararasi alandaki imajini da oldukca olumsuz yönde etkilemistir. Sözedilmesi gereken bir diger olay da "Kizilbas" adi üzerine yasanan tartismalardir. Bilindigi üzere tarihsel olarak Alevilerin bir diger adi da "kizilbas"tir. Osmanli iktidari ve bazi sünni gruplarca Kizilbas adina yönelik insanlikdisi propagandalar yürütülmüstür.Utanc vericidir ki bu durum zaman zaman gündeme gelebilmektedir. Bugün olmus Türkiyede satilan kimi sözlüklerde kizilbas sözcügü kücümseyici anlamlarda kullanilmaktadir. Ancak sevindirici olarak kamuoyunun uyanik tavri ve aydin sünnilerin de katkisiyla bu cagdisi zihniyet gereken yaniti almaktadir. Yüzyillara yayilan bir sürec sonucunda günümüze ulasan Alevilik inanc ve Kültürünün tarihsel yönünü anahatlariyla sergilemeye calistik. Süphesiz cok kapsamli olan bu konular burada en özet haliyle sunulmaya calisilmistir. Daha fazla bilgi icin ise yararlanilabilecek bir bibliyografya sunulmustur
|