|
İrene Melikoff
ALEVİ-BEKTAŞİ SORUNU (Son Araştırmalardan Bazıları)
30 yıldır, Aleviler arasında yaptığım araştırmalarımı bir araya topladığım kitabıma(1) son noktayı koyarken, eksiksiz bir çalışmayı yerine getirmiş olduğumu söyleyemeyeceğimi farkettim. Zira, Alevilik ve Bektaşilik, yeniden güncelleşirken sürekli değişmektedir. Ancak bazılarının beklenmedik bir biçimde ortaya çıkardığı sorunun bir noktasını açığa kavuşturduğumuzu sanıyoruz. Kendimizi karışıklıklar ve hareketli olaylar karşısında bulunmaktayız. Önceden sezinlediğim ve çözümlenmesi gereken sorunların çözümü için, gerekli araçlar olmadan ilk taslağını yaptığım bazı çözüm noktalarını ortaya koymaya hazır olduğum ve sonunda ancak bitirebildiğim yapıtım. Bu önemli yapıtta, Alevilik ve Bektaşiliğin benzer yanlarının bulunduğu görülmektedir. Oysa ben, burada bazı ayrıntılara yer vereceğim. Yüzyıllardan beri karşı karşıya kaldığı işkencelere karşın, sarsılmayan bir inanış. Fakat bu ayrıntılar, yalnız zamanın deneyine dayanmasını bilen bir kuralı haklı çıkaran bir görünümü ortaya koymaktadır. TRAKYA BEKTAŞİLİĞİNİN YEREL ÖZELLİĞİ 1969 Eylülünde Hacıbektaşa ilk ziyaretimden sonra, Bektaşilikle ilgili ilk araştırmama başladığımda dikkatimi çeken ilk şey, katı Şiiliğin tüm karakteristik özelliklerini taşıyan bir inancın, İmami (İmameci) Şiiliğe bağlanması olmuştu, Yeniden dirilme inancı, Tanrının insan suretinde zuhur etmesi, zuhur eden Tanrı suretinde Alinin yüceltilmesi. Bununla birlikte,her fırsatta ve törenler sırasında dolayısıyla 12 İmamların anılmasının yinelenmesini işite işite,göre göre gerçeği kabullenmek zorunda kaldım. Birkaç yıl sonra, Bulgaristana yaptığım bir gezi sırasında, Trakyada bazı Bektaşi tekkelerini ziyaret etme olanağını bulmuştum. Önce, Varna ile Balşık arasında Botovada (şimdiki Dobrovist) Akyazılı Sultan Tekkesi. Burada, yedi köşeli bir Meydan Evinin olduğu, içinde derviş mezarı olan bir Türbeyi de bulunca çok şaşırmıştım. Türbenin yanında bulunan 7 köşeli taştan yapılmış imamet, 7 ocaklı bir tandırı içinde saklıyordu.(2) Aynı 7 köşeli plan, Hasköyde (şimdiki Hasova) Otman Baba Tekkesinde de bulunmaktadır. Bu Tekkede, giriş duvarının üst kısmında 7 dallı bir rozet bulunur. Yedi dallı bir yıldız, çitin güney-doğu kısmındaki bir taşın üzerinde figür olarak yer almaktadır. (3) Otman Baba,1478-79da ölmüştür. O, Akyazılı Babanın müridi olmuştu. Akyazılı Babanın türbesi, 1506da yapılmıştır.(4) Akyazılı Babanın, müridleri arasında, 1519 (925)da Hurufiliğin öncüsü Fazlullahın tanrısallığının açıklandığı bir Faziletname yazan hurufi ozan Yemini de bulunmaktadır. (5) Muhyiddin Abdalı 16.yüzyılın bir başka hurufi ozanı, şiirlerinde,türbesi Balşık(6) yakınlarında bulunan Akyazılı İbrahim Baba ve Otman Babayı anmaktadır. Otman Baba ve Akyazılı İbrahim Baba, Işık diye adlandırılan hurufi grup ve Abdalan-ı Rumlardandır.(7) Işıklar tekkeleri, Anadoluda Seyitgazi ve şimdiki Bulgaristanın çeşitli bölgeleri olan Varna, Balşık, arasında bulunan AKYAZILIda Filibede (plovdiv) ve Tatar Pazarında bulunmaktadır. Ahmet Refik tarafından yayınlanmış belgelerde,1572de, Filibe ve Tatar Pazarına (belge no:48 41) yerleşmiş Işık dervişlerinden sözedilmektedir. Her iki belgede, bu Işıkların hurufi mezhebine bağlı oldukları belirtilmektedir.(8) Mimari yapıda 7 köşeli benzer plan, Bulgaristanın güney-doğusunda Nova Zagaraya 15 km uzaklıkta Kalugeravo köyüne yakın Kıdemli Baba tekkesinde de görülmüştür(9) Beyaz mermerli 7 köşeli türbe, iyi korunmuş bir durumdadır. Fakat tabanı da yedigen olan tekkenin asitanesi sadece taş yığınlarından oluşmuştur. Bay Kiele göre, türbe 1413-1420 tarihleri arası olsa gerek, Osmanlı mimarisinin eski dönemine dek uzanmış olmaktadır. 16. yüzyılın sonlarında yaşadığı varsayılan Otman Baba ve Akyazılı Babanın türbelerine göre daha eskidir. Trakyanın diğer Bektaşi dergahları, Rodopta, Ljumovir Mikov, hatta Bernard Lory tarafından mimari açıdan bir açıklaması yapılmasından sözedilmiştir.(10) Biz, özellikle son olarak bir görünümü ayrı tuttuk ve bir çok kez ziyaretlerde bulunduk. Ravetin yukarısında, İsparihe yakın Razgraddan 17 km. uzaktaki Deliormandaki Demir Baba Türbesi(11) Deliorman, Bulgaristanda Kızılbaşların ana merkezidir.1983de bu bölgeye yaptığım ilk gezim sırasında, bana bunlar hakkında kuşkusuz gerçekle bağdaşmayan, yaklaşık 90 bin kişinin oturduğuna dair bilgi verildi. İnanışları, Türkiye Alevilerinkinden farklı değil. Bununla birlikte Hacı Bektaşa bağladıkları, adını andığım ilk makalemde de belirttiğim önemli bir ayrılığın dışında. Razgrad yakınında, Sevar (eskiden Caferler) köyünde, bir köylünün yanında kaldım ve Madrevonun (eski adı Nesimi Mah.) diğer köylerini de bir kaç kez ziyaret ettim. Sevar köyü, ortadan geçen bir yolla ikiye ayrılmış durumdadır. Bir tarafında, Kızılbaşların Türk diye çağırdıkları Sünniler yaşamaktadır. Öte tarafta ise, nüfusu öteden beri sürekli değişen ikibin Kızılbaş yaşamaktadır. İki yıl bu yerleri yeniden incelememe rağmen, oturanların çoğu Bulgar adlarını taşıyordu. Beni karşılamaları biraz içten, biraz da hayli sıkıntılı olmuştu. Bu Kızılbaşların inançları, bir Ayin-i Cem sırasında anlayabildiğim kadarıyla Alevilerinkiyle aynı: Alinin tanrılaştırılması,12 İmamların ululaştırılması ve Kerbela şehitleri. Aynı nefesler söyleniyordu. Pir Sultan Abdalın nefesleri, özellikle büyük bir saygınlığa, değere sahipti. Eski bir güneş kültünün kalıntısı, görünüşte bir sufilik görüntüsü çizmektedir. Buna karşın, Türkiyede ise Aleviler ve Bektaşiler, Hacı Bektaşı ulu,Pir görürler. Deliorman Kızılbaşları, Sürek (12) denilen iki kola ayrılırlar: Çarşamba günü toplandıkları için, bazen perşembe akşamı, Çarşambalı diye çağrılan ve Pazartesi günü toplandıkları için Pazartesili diye çağrılan ve sadece Hacı Bektaşa ikinci derecede bir yer veren Babailer. Ben, bu sonuncular arasında bulundum. Babailer ,dualarında Hacı Bektaaştan çok Demir Baba, Kızıl Deli ya da Sarı Saltuku yardıma çağırırlar. Deliormanda yardıma çağrılan eren kişi, tekkesi İsperikle Kubrat arasındaki Zavette bulunan Demir Babadır. Eski bir Trakya türbesinin bulunduğu yerleşim alanı üzerine inşa edilmiş olan bu Tekkeden birçok kez söz edilmişti. (13) Tekke, Dipsiz Göl diye anılan derin bir vadi içinde yer almaktadır. Burada, eren kişinin kaya içine elini sokmasıyla fışkırmış olan kutsal bir su kaynağı vardır. Bu bölgenin insanları, düzenli olarak kuraklığa ve içecek su kıtlığına yol açan yazın kavurucu sıcaklığında bu su kaynağına ihtiyaçlarını karşılamak için gelirler. Geleneğe göre, Demir Baba, Şeyh Bedrettinin yandaşlarından biridir ve Silistreden birlikte gelmişlerdir. Şeyhin asılmasından sonra derviş olarak yaşayacağı Dipsiz Göle çekilmiştir. Bu Türbenin ayrıntılı bir betimlemesi için, daha önce L. Mikovun makalesine (14) başvuracağız. Türbe, Akyazılı, Baba, Otman Baba ve Kıdemli Babanın türbeleri gibi yedi köşeli bir plan üzerine yapılmıştır. Deliormanda oturan insanların anlattıklarına göre, türbenin ünü, büyük ölçülü, metalden yapılmış olması idi ve yedi kanat oluşturuyordu. Yedi dallı bir yıldız, türbe girişinin güney-doğu tarafı üstünde, bir duvar oyuğunun tavanı üzerine yerleştirilmiştir. Çitin güney kısmında, yedi dallı biir rozetle süslenmiş bir taş vardır. Çitin aynı kısmında süslenmiş bir başka taş üzerinde, kenarlarına yedişerli işlemeli çift sıradan oluşan büyük bir yapıt görünümü buluruz. Hepimizi ortak bir noktada buluşturan Trakyadaki 4 türbeyi tanıtmaya çalıştık. Mimari yapıları ve dekorları, 7 sayısı için bir tercih izlenimi bırakmaktadır. Bir başka deyişle, bu tapınaklar, Şii 12 İmam Kültüne değil, fakat İsmaililiğe bağlanmış olsa gerek. Bu türbelerden ikisi, Hurufiliğe bağlı gibi görünmektedir. Türbenin ulu kişileri Otman Baba ve Akyazılı Baba, 16.yüzyıl Hurufi ozanlarından Yemini ve Muhyiddin Abdal tarafından anılmışlardır. 1519da yazılmış bir Faziletnameye sahip Yemini, Akyazılı İbrahim Sultan Tekkesinin bir dervişi idi. Şiirlerinde, üstadı (mürşidi) Fazlullahın tanrısallığını anlatır. Muhyiddin Abdalın kendisi de Akyazılı Sultan Babaın bir müridi olmuştur. Şiirlerinde Otman Babaya övgüler dizer ve bize 883(1478-79)de ansızın ölümünden sonra, Akyazılı İbrahim Sultanın 900(1501)de Kutb Abdalların Kutbu olarak düşünüldüğünü bize göstermektedir. Muhyiddin Abdal, Aliyle karşılaştırıldığı Hacı Bektaş ve Sultan Bali (Balım Sultan)yi de anmaktadır. Bunlar, bize kendi dönemlerinde Hurufiliğin daha önce Bektaşilikle bütünleştiğini kanıtlamaktadır.(15) Hurifilik,1394de Nahcivanda Alincakta Timurlenkin oğlu Miran Şah tarafından gerçekleştirilmiş olan Fazlullah Astarabadi el Hurufinin ölümünden sonra Anadoluda ve özellikle Rumelide yaygınlaşacaktır. Hurufilik öğretisi, çeşitli işkencelerden geçen Fazlullahın müritleri tarafından yayılacaktır. Hurufiliğin başta gelen propagandacılarından biri -ve kuşkusuz en büyük- Bağdat bölgesinde doğmuş, uzun zamandır Iraklı bir Türk olduğuna inandığımız azeri bir Türk olan Seyid İmameddin Nesimi olur. Bugün, Azerbeycanlı araştırmacıların sayesinde Nesiminin Sirvanın başkenti Semahinin yakınında, kendi adını taşıyan-ya da lakabını- bir köyde 1370e doğru doğduğunu öğreniyoruz.(16) Nesimi Feyzullahın en sadık müridi ve hatta Fazlullahın damadı olur.1417de Alep (Halep)te ölümüne kadar çeşitli ülkelerde canla başla öğretiyi yaymaya çalışır. Bununla birlikte, Kabbaleyi öğreniminin temeli yapan Fazlullahın tersine, Nesimi, evrensel sevgi üzerine kurulan ve Muhyiddin İbni el Arabi ve ardılları (halefleri) tarafından özümlenmiş olan bilinirci (gnostik) ve yeni-platoncu öğreti olan Vahdet-i Vücutu Varlığın Birliğini savunur. Louis Massingnon, Nesimide Hallac-ı Mansurun bir devamını görür. (17) Hurufilik, Nesimi sayesinde, özellikle insanın tanrılaştırılmasının bilimi olduğu için Bektaşiliği bütünleyen bir parça olacaktır. Tabrizi Astarabadi el-Hurufi adıyla tanınmış olan Fazlullah Naimi,1339-49da Astrabadda doğmuştur. Sufilik tarafından çok çabuk benimsenmiş olarak 18 yaşında İsmaili bir mürşide bağlanır ve gençliğinde İsmailiğin kurallarını (erkânını) takip eder. 32 yaşında, İsfahanda mistik yaşama (çileye) başlamaya karar verir ve gezginci dervişler, Kalenderiler tarikatına katılır. Mekkeye gidip Hac görevinin yerine getirir ve Harezmde kalır. 1376da Tebrizde kehanetini açığa vurur, hatta üç gün üç gece esrik halde alfabenin harflerinden gizli anlamlar çıkarır. 1386da vaizlere başlar ve Gurgani lehçesiyle acemce yazdığı sonsuzluğun kitabı adlı büyük yapıtı Cavidannamede dinsel öğretisini/ sistemini ortaya koyar. Fazlullah, Irak ve Azerbaycanda, Horasanda vaizler verecektir. Fakat ölümüne kadar kaldığı ve öğretisinin merkezi olan yer Baküdür. En sadık müridleri Seyyid İmamettin Nesimi ve Ali al-Alayı bulduğu yer, Sirvan Krallığı içindedir. Biyografilerine göre, Fazlullah bilhassa Arap olmayan halklar, özellikle Türkler arasında birçok yandaşlara sahip olacaktır.(18) kendisinden emin olarak; Timurlenki korkunç sivri öğretisine kazanmak düşüncesini oluşturacaktır. Ve bu, kendi sonunun nedeni olacaktır. Timurlenk, Semerkantta Fazlullahı ölüme mahkum eden bir fetva verecek Ulema (Bilginler) Kurulunu toplattırır. Babası adına Azerbaycanı yöneten Mirane Şah tarafından engellenir. Nahcıvan yakınında Alincak kalesine kapatılır. Sonra sapık düşüncelerinden dolayı mahkum olur ve 1394de Zilkadanın 6. günü infazı gerçekleştirilir. O zaman 56 yaşındaydı. Fazlullahın ortaya koyduğu öğreti, kendi mistik yapısı içinde Panteizm (kamutanrıcılık/vahdeti vücutculuk) ve Antropomorfizm dir.(19) Şii geleneğe göre harfler bilimi, Ali tarafından kendisine verilmiş olan al-Cafer adlı gizemli bir kitap tarafından bilgi sahibi olacak olan 6. İmam Cafer el-Sadıka çıkmaktadır (20) Alfabenin harfleri üzerindeki spekülasyon, Cafer Sadıkın bir öğrencisi olan sufi ve simyacı Cabir İbn-i Hayyamın Terazinin Kitabı (Livre de la Balance)da formüle edilmiş olarak bulunur. Fakat başka bir kaynakta Cafer el-Sadıkın öğrencileri arasında Cabir İbni Hayyamın adı geçmez. Öte yandan, matematiksel ve metafizik teorilerin kaynağının eski Yunanda, özellikle yeni-Pisagorculara ve Caferin Şii spekülasyonlara kadar uzandığını ortaya koymaktadır. (21) Trakya, Rumeli ve Balkanlarda Hurufilik, kendi mesajını buralara taşıyacak olan Fazlullahın bazı öğrencileri sayesinde daha da gelişir. Böylece, Ali Al-Ala, Bektaşi tekkelerinde sığınak bulur, kendisi ve başkaları sayesinde Hurufilik, Bektaşilikle karışıp bütünleşir. (22) Ali Al-Ala (Gıyaseddin Muhammed bin Hüseyin al-Horasani al Astarabadi), Astarabad diyalektiğinde acemce yazılmış hurufi bir kitabın, İstianame (Tanrısallığın Kitabı)nin yazarıdır. Kitabında, dönemin belli başlı Hurufileri hakkında bilgi verir. Ali Al-Ala, 1419da öldürülür ve Alıncakta hocasının yanına gömülür. O, Bektaşilerin bir kolu olan Işıkların hurufi koluna aittir. O, Ahmet Refik tarafından yayınlanmış belgelerde Işık dervişlerinden sözetmiştir. (23) Nesiminin müridi ve halifesi Rafii, Rumelide, Anadoluda ve Balkanlarda Hurufiliği yayan kişilerden biri olmuştur. Rafii, Fazlullahın Arşamesinden esinlenmiş olan ve 1408-9da yazdığı türkçe bir mesnevinin, Besaretnamenin yazarıdır. O, Yunanistanda Prevezede gömülüdür. (24) En tanınmış Türk hurufilerden biri de, 1469da Tirede ölen Firiştezade ya da Feristeoğlu (Abdal Mecid b. Feriştah İzzeddin al Hurufi)dur. Tire 15. yüzyılda Hurufiliğin merkezi olmuştur. Feriştezade, bir çok Türkçe kitap yazmıştır. Bunlardan biri de, 1430da, Fazlullahın Cavidannamesinin bir özeti sayılan Işıknamedir. Türkiye kütüphanelerinde Ferişteoğlunun bir çok elyazmaları bulunur. (25) Ferişteoğlu, Tanrı, eğer onu okuyabilirsen, Fazl-ı Yezdanın adını göreceğin biçimde insan sıfatında yarattı diye yazmaktadır. (26) 15. yüzyılda Hurufilik, sultan sarayının içine kadar yayılacaktır: Şahzade Mehmed, daha sonra Mehmet Fatih, hurufi bir misyonerin kendisine anlattığı bu öğretiden dolayı baştan çıkar, fakat ulemaların tepkisi o kadar sert olur ki, genç prens (Şehzade), 1444de Edirnede koruyucusunun diri diri yanmasını engelleyemez. (27) Muhteşem Süleyman, Osmanlı İmptaratorluğunun sapkın hurufi düşüncesini kökten kaldırmayı dener, fakat daha önce Bektaşiliğe karıştığı için bunu başaramaz. Işıklar, o kadar işkenceler görmelerine karşın, Hurufi mezhebindenmiş gibi resmen tanındılar. Öyleki Bektaşiler, her zaman hoşgörüyle karşılanmışlar ve başından beri, Osmanlı sultanları tarafından himaye görmüşlerdir. Fezlullahın İsmailikle ilişkileri, biyografileri tarafından da doğrulanmaktadır. Eski zamanlardan beri bilinen Sami ve Yunan dünyasının kendi kökenlerine uzanan harfbilim, özellikle Şiilerde Alinin sırlarının anahtarına ve kutsal kitapların gizli anlamına sahipmiş gibi düşünülmesi için bir gelişme olmuştur. Şurası apaçıktır ki, Hurufilik, içinde Kabbalenin Antropomorfizme karıştığı bir öğreti, İsmaliğe etki yapmıştır. (28)7 sayısı için Hurufilerin tercihi, Fazlullahın mezarının bulunduğu Alıncaka yapılan ziyarette yerine getirilen ayinlerde bulunmaktadır. Bu kutsal ziyaret (hac), Mekkeye yapılan Haccın yerini almaktadır. Hacılar, Maktelgah diye alınan mezarın etrafında 7 kez dönüyorlar ve Şah-Maran Yılanların Kralı diye adlandırılan Şah-Maran tarafından yapılmış küçük kale taşlarını fırlatıyorlardı. Biz, dökümünü yaptığımız Trakya Bektaşi tekkelerinin İsmaililerin 7 İmamlarını düşündürten 7 sayısına hepsinin bağlandığını gördük. Bu tekkelerden ikisi, Otman Baba ve Akyazılı İbrahim Babanınkiler, kendi nefeslerinde Fazlullahın tanrısallığını ortaya koyan hurufi Bektaşi ozanlar olan Yemini ve Muhyiddin Abdala bağlıdırlar.Bu tekkelerin mimari yapısında 7 sayısının tekrar edilmesi, rastlantı olmayabilir. Bu bize Hurufiliğin dolambaçlı yollardan İsmailiğe bağlanması olasılığını göstermektedir. Kendi bütünlüğü içinde Bektaşiliğin 12 İmamlar kültüne içten bağlı olmasına karşın, 7 İmamlara olan bu bağlılık, Trakyanın dışında yayımlanmasına sınırlı bir sayıda tutulduğunu gösteriyor.7 sayısı kültünün karakteristik özelliklerini kendisinde taşıyan Demir Baba Tekkesinin durumunu en sona bıraktık. Bununla birlikte, öteki tekkeler için kendimizi, Demir Baba Tekkesi olayı içinde, Hurufiliğin olası bir etkileşimiyle sınırlı tuttuk. Derviş Demir Babanın geleneksel olarak sadece, belki, bağlı olduğu Şeyh Bedrettin adını anmak zorunda kaldık. Bu durumda Şeyh Bedrettin kültü, Deliorman Kızılbaşları arasında her zaman canlılığını korumaktadır. Bu da bizi karizmatik kişiliğe sahip Şeyhe yönelmek zorunda bırakır.Kendisine yüklenen saygınlığın azaldığı uzun yıllara karşın, Şeyh Bedrettin düşüncesi, her zaman büyük bir saygı görmüştür. Öldüğü kabul edilen gün, Kızılbaşlar, Üryanlar Semahı (Çıplaklar Dansı) denilen bir semah dönerler. Zira Şeyh, Serez çarşısında çıplak olarak asılmıştı. Kars yöresinde özellikle Sarıkamışta Üryanlar Semahının olduğunu eskiden beri biliyordum.(29)Semah dönenler, tamamen çıplak değillerdi. Erkekler peştemal, kadınlar, bir omuz ve bir kolunu açıkta çıplak bırakan beyaz bir giysi giymişlerdi.Hurufilerin varlığı, Bedrettinin vaaz verdiği her yerde azda olsa bulunmaktadır. Öyleki Kars bölgesinde, Fazlullahın önde gelen müridlerinden biri olan Ali Al-Ala, Şeyh Bedrettinin yaşamından örnekler sunarak vaizler vermiştir.(30)Edirne, Şeyh Bedrettin hareketinin bir başka merkezi olur. Bedrettin olayıyla ilgili bir zaviye, II. Selim zamanında hâlâ vardır. (31) Buna karşın, Şeyh Bedrettinin mirasını Hurufiler gibi, Bektaşilerden de taplayanlar vardı. Edirne bölgesinde Bektaşiler, Balkanların en önemli Bektaşi merkezi olan, Bektaşi tarikatının kurucusu Balım Sultanın doğum yeri olan Dimetoka (Didimatik) yakınlarında bulunan Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan)ninkinin de yer aldığı 16 dervişe sahipti. (32) Michel Balivet, Dimetokada, Şeyh Bedrettin olayını Bektaşilere bağlayan bir zincir görür.(33) Balım Sultanın müslüman bir baba ve hıristiyan bir anneden doğmuş olması gibi şeyh Bedrettini de anımsayalım. İnanca göre, Balım Sultanın anası Bulgardır.Şeyh Bedrettinle Hurufiler arasındaki ilişkiler, hiç bir kuşkuya meydan vermemektedir. Bedrettin, gençliğinde Konyada Fazlullahın bir öğrencisi olan ve Feyzullah diye çağrılan bir Şeyhten ders almıştır.(34) Daha sonra, Bedrettini Fazlullahın vaazlarından etkilenmiş olan bölgelerde, özellikle Tebriz ve Azerbaycanda buluruz. Bedrettinin oturduğu yerlerin, Tirede ve en sadık müridi olan Börklüce Mustafayla karşılaştığı Aydın illerinde bulunduğunu da belirtelim.(35)Daha önce, 1469da Ferişteoğlunun öldürüldüğü yer olan Tirenin 15.yüzyılda Hurufiliğin bir merkezi olduğunu belirtmiştik.Şeyh Bedrettin anısına mükemmel bir incelemeye kendini adayan Michel Balivet, Hurufiliğin 17.yüzyıla dek, işkencelere rağmen bu sapkın düşüncenin varolduğunu belirtmekten vazgeçmemiştir. O, Bedrettinin öğrencilerinden bir kısmının Bektaşiler örgütünü, hatta bilimsel olarak bir araya getirdiğini ve Bedrettinin Bektaşilerle olduğu gibi Hurufiyya ile bağlantılı olduğu tezini şiddetle savunur.(36)Hurufiler, Bedrettinin müridleri ya da Bektaşiler, hangisi olursa olsun, Sufilikten çıkmış üç öğreti sözkonusudur. Zira, Sufizm, Şiiliğin Safevilerin zaferinden sonra devlet dini olarak ilan edilmesinden önce olduğu gibi ezoterik (kapalı, içrek, batıni) din biçimini ortaya koyar.Demir Baba tekkesine gelince, burası, bugüne dek kuraklık dönemindeki gibi hiç kurumayan, akan bir su kaynağının fışkırdığı ormanlık bir vadinin içine yerleşmesinden dolayı kutsalmış gibi her zaman araştırılmış olan bu bölgede, eski bir Trakya türbesinin yerleşim alanı üzerine yapılmıştı.Tarihçi Aşıkpaşazade ve Nehrinin tanıklıklarına göre, Şeyh Bedrettinin, Deliormanı eyleminin merkezlerinden biri haline getirdiğini anımsayalım. O, birçok yandaşlarının bulunduğu Deliormandaki Türkler tarafından adı konmuş olan Ağaç Denizine yerleşmişti.(38)Eğer Şeyh Bedrettinin Hurufilerle ilişkileri, hiç kuşku yaratmıyorsa, biz öte yandan hangi noktada İsmailik tarafından etkilenmiş olduğunu pek bilemeyiz.Burada Fazlullahı ilgilendiren şey için, onun İsmaili bir hocadan ders aldığını ve heterodoks serseri dervişler grubundan olduğunu, ölümünden sonra Maktelgahına yapılan ziyaretler süresince, Şah-Maran adlı Miran Şaha taşlar ve beddualar yağdırılırken türbe çevresinin 7 kez dönüldüğünü biliyoruz. Biz, bu durumda, Bektaşiliğin henüz biçimlenme yolunda olduğu bir dönemde inşa edilmiş olan Trakya tekkelerinin mimari düzenlemesinde hurufi bir etkiyi görmek istedik.Bektaşilik, heterodoks hareketler üzerinde yatıştırıcı bir eylemi, ilk Osmanlı sultanlarının koruduğu ve teşvik ettiği şeyi denemeye kalkışmamıştır. Sultanlar, haklı olarak gördükleri, 13 .yüzyılın sonunda ölmüş olan Hacı Bektaştan doğmuş akımı desteklerken Horasandan ara ara gelen heterodoks dervişler tarafından yayılmış bulunan Anadolu steplerinin anarşik akımlarını yönlendirecek ve denetleyebileceklerdi. Bu, Bektaşiliğin yatıştırıcı tavrı ya da 15. ve 16. yüzyılda uygulanmış ağır, vahşi baskılar nedeni ile sapkın hurufi düşüncesini önlemesi ve Bektaşiliğin antropomorfizm içinde erimesi midir? Olasıdır ki, ilk osmanlı sultanlarının öngörüleri, gelecek yüzyılların halk dindarlığının çalkantıları üzerinde bir sonuç elde etmişlerdir.Deliormana ilk ziyaretim sırasında, Hacı Bektaşın özellikle iyi farkedilmediğini görmek beni şaşırtmıştı. Kızılbaşlar, Hacı Bektaşı diğer erenlere tercih ediyorlardı. Bana verilen hak, Hacı Bektaşın, Yeniçerilerin Piri olduğu ve Yeniçerilerin kötü bir anı bıraktığıdır. Bu açıklama, bana öncelikle biraz basit geliyor. Fakat bunun üzerinde dönüşürken, bu bizi 16.yüzyılda daha önceleri Osmanlı sultanlarının yanında Bektaşilerden yararlanıldığı ayrıcalıklı bir durumu yeniden düşünmeye itti. Hacı Bektaşa karşı Trakya halkının düşmanca tutumu, baskıya yani eski Osmanlı İmparatorluğuna karşı bir tepkinin önemini göstermektedir.Ne olursa olsun, şurası açıktır ki gizemli varlığı tarafından denetlenmiş ve yönlendirilmiş olmasına karşın, özel bir kimliğe sahip olmayan bir halk dininin karşısında buluyoruz. Bununla birlikte, bu gizemli varolmanın yararlı bir eylem olduğunun bilinmesi gerekiyor. O, başıboş ayaklanmalardan kaçındı ve kan dökülmelerini önledi.
|