HAYDİ KAÇKARLARA

 

              Bahadın Karadeniz”e Akdeniz”den daha yakın bir kasaba. Çocukluğumuzda Çomak dağı en büyük dağ, Bağırgan ise en büyük ırmak bildiğimiz yerdir.. Kahverenginin yeşile  döndürülmesi  için alın teri dökülen topraklar..Acıları ve sevinçleri en yoğunundan yaşayarak anlamlı hale getirmeye çalıştığımız  topraklar... Cimri topraklar…

              Doğada mavi ve  yeşilin koyusunu görmek için  askere, çalışmaya, ya da tatile gidecektik.

             Yıllarca dergi, televizyon ve gazetelerde bir başka deniz olan Karadeniz”i izliyorduk. Merakımız büyüdükçe büyüyordu. Deniz, Almanya”dan,  Arslan, Mersin”den, Dilaver, Gaziantep”ten”haydi Kaçkarlar”a”dedik 5 ay öncesinden. Beş ay öncesi gerekli olduğunu ancak evlilere anlatabiliriz. Talebimiz net, ikna kabiliyetimiz iyi olmalı ki!?. Bahadın”dan  katılan Haydar  ve  2 .nci Arslan”la (Özcan)  yıldızlı bir ağustos gecesi  , sabaha karşı saat 3 te   çadır, battaniye,fotoğraf makineleri ,kamera v.b eşyaları alarak yola koyuluyoruz..

            Acıların kenti Sivas, hepimizin gördüğü yer ,durmuyoruz..Sakin bir ilçe olan Zara’nın   içinden geçerken alıp götürüyor yıllar öncesine anılar Dilaver,Arslan ve Haydar’ı .Zara’yı  geçince tır parkında yapılan kahvaltı ile  uyuşukluğumuzu atıyoruz.

                Erzincan’ dayız. Kısa bir şehir turu ve Belediye Yer Altı çarşısından sonra Gürlevik şelalesinde soluğu alıyoruz. Şelale, Erzincan’a 30 km uzaklıkta, dokuz  ayrı yerden çıkan suların bir dere yatağını takip ederek toplanması ile oluşmuş. Yaz aylarında mesire yeri olarak büyük ilgi görüyor.Kışın donar ve ilginç sarkıtlar oluştururmuş. Ekşi su şifalı suyu görülmeye değer.    Şelalenin yanında Haydar ağabeyin bol yağlı   melemenini  yiyip kendimize geliyor ve  Doğu’ya doğru gidiyoruz. “Uzun ince bir yoldayız”. Yol boyu geniş araziler, kıraç topraklar, dumanlı dağlar ve ağaçlar içinde köyler.

               Erzurum ;  Bir kış kenti. Amansız ayazın, adam boyu karların kenti,.Cumhuriyetin temellerin atıldığı kent. Akşamüzeri öğretmenevinde konaklıyoruz.   Sanki bir savaş yapılmış, erkekler sokakları ele geçirmiş gibi.   Yine de şehir güzel görünüyor gözümüze.        

               Sabah ,Yakutiye medresesini geziyoruz. Medresenin önünde  çay bahçesi ve  Mehmet var. Sakız satıyor. Sohbet ediyoruz. Mehmet altı kardeşin en küçüğü .Sekiz yıla neler neler sığdırmış Mehmet .’Babalar her şeyi bilir’ sanmıyor. ”Babam kendi çalışmıyor bizi çalıştırıyor “diyor.. Öğleye doğru Kale ve Çifte Minare”yi geziyoruz. Çifte Minare; Anadolu’nun en büyük medresesi. Açık avlulu, iki katlı, iki minareli ve 13 yy. sonlarında İlhanlılar tarafından yapılmış. Erzurum Kalesi; M.S 5 .yy .da Bizanslılar tarafından  yapıldığı tahmin edilmekte,Türklerin eline 11.yy. da geçmiş.

               Çarşı merkezindeki bazı binalara  asılan”Dikkat saçaktan buz düşebilir”yazısını yaz mevsimi  olduğu için fazla ciddiye almadık desek yalan olur. Görüntülüyoruz bile.

              Erzurum”dan çıkıp Artvin”e doğru yol alıyor ve Güvercin Dağı istikametine doğru ilerliyoruz. 65 km sonra Tortum gölünde hayrete düşüyoruz. Muhteşem. Doğa harikası gölle oynaşarak yavaş yavaş ilerliyoruz. Aslan”ın attığı taşları “taşlar göle düşmüyo laa” “Buradan atılan hiçbir taş göle düşmezmiş laa “diyen öbür  Arslan”ın mitolojik espirisine rağbet olmuyor. Çünkü herkes doğanın güzelliğine kendini kaptırmış. Biraz sonra Tortum Şelalesinide görüp ilerliyoruz. Ekibimizde ortak bir merak uyandırmış olmalı ki   levhasını görür görmez  ani bir kararla  Oltu”ya yöneliyoruz.  Oltu taşından yapılan süs eşyaları satan  dükkanların olduğu pasaja girip,  tespihler, küpeler kolyeler alıyoruz. Meşenin uzun yıllar toprak altında kalması sonucu kömürleşerek bu rengi alıyormuş. Bir insanın gireceği kadar tünellerden kazma ile çıkarıldığını öğreniyoruz. Oltu taşının çıktığı birkaç köy ismi söylendi, ancak uzak olduğu için gidemiyoruz.

         Artvin il sınırındayız. Güneş batmak üzere. Havanın kararmasını istemiyoruz. Çünkü Erzurum-Artvin karayolu boyunca kayaların yüksekliği ve aldığı ilginç şekilleri gördükçe ilk tepkimiz:”aaannnüüü”oluyor.

          Yol ıssız ve uzadıkça uzuyor.Artvin”e bir türlü varamıyoruz.Ve o nehir deliren gür gür akan Çoruh nehri sakin ve bir şarkı gibi dağdan denize yürüyor”bizimle beraber.Yorulduk.Ama karşılaştığımız her yeni manzara karşısında Artvin”e geç kalmayı dert etmiyoruz..Bol bol görüntü ve fotoğraf alıyoruz.Dilaver hocanın” buraları öğrencilerime anlatıyordum ama artık yaşayarak anlatırım “demesine  “çok gezen daha iyi bilir ve  anlatır”  demek ki diyoruz.

           Doğu Anadolu”nun ovalarını, iklimini, bitki örtüsünü, insanını geride bırakıp, Karadeniz iklimine ve bitki örtüsüne kavuştuğumuzu anlıyoruz. Dağlar yeşil gelinliğini giymeye başlıyor. Dağlar halen sarp ve dik.  Sadece gökyüzü görünüyordu. Vaktin ve arabamızın ilerlemesiyle karşı dağlardan şehrin ışıkları görünüyor. Işıl ışıl ve gökyüzüne doğru uzanıyor. Dağların eteklerinde döne döne Artvin  şehir merkezine varıyoruz. Çarşı cıvıl cıvıl. Kadın-erkek- yaşlı herkes hayatın içinde. Artvin”de trafik lambası yok. Bir caddeden girip diğerinden çıkmak zorundasınız Çünkü park yeri bulamazsınız.(zaten iki caddesi var).O kadar ki bir kamu binasının altı boş bırakılıp  pazar yeri temin edilmiş. Binalarda insanı gibi yan yana dostça.

           Sabah ilk hedefimiz Kafkasör yaylası her yıl şenliklerin ve boğa güreşlerinin yapıldığı yeri görüp araba ile gidilebilecek sınırı hedefliyoruz. Orman yolunda Kayın,Kızılağaç,Gürgen,Kestane,Ladin ve birçok ağaç türü.Yeşil hiçbir yerde Karadeniz”deki gibi cömert değil.Yeşilin her tonunun olduğu bu orman yolunda güzelliğe çarpılıyoruz.  Doğal tepkimizi yine  verdik: aannüü. Ormanın zirvesinde bir düzlükte sucuk şiş ve çayımızı yudumlarken sohbet koyulaşıyor; evlilik ilişkileri, doğanın güzelliği ve tabiî ki Bahadın. Ayrıca tavla turnuvasının startı veriliyor burada.                                          

             Turizm İl Müdürlüğünden aldığımız bilgi ile  Kafkasör yaylasından Karagöl”e gitmeyi planlıyoruz. Artvin’de üç  tane Karagöl var. Şavşat-Karagöl, Murgul-Karagöl ve Borçka –Karagöl. Borçka”ya girişte tecrübeli kaptanımız Arslan”ın bir taksi ile sollama yarışı başlıyor, iddiaya göre taksi şöforünün dilini çıkartıp sollaması ile Arslan”ın “ takip edelim la yavşağı “ önerisi AHDAD tarafından onay almıyor. Dar ve engebeli yollardan yavaş yavaş ilerleyerek  Borçka-Karagöl’e ulaşıyoruz. 2002 yılında Tabiat Parkı ilan edilmiş. Yeşil ile mavinin destanı .  Olağanüstü bir güzellik.”Yeşili her tonda giymiş bakir doğa “Karagöl”e çadırımızı kuramıyoruz.Çünkü   erzak yok. Göldeki kısa tekne turundan sonra  Hopa”yı hedefliyoruz. Hava kararıyor. Düzköy yakınlarındaki Maviay balık üretme çiftliğindeyiz.Haydar ağabey bağlantılı bir dostluğun uzun  hikayesi.İnsanların rakıyı, rakının insanı  güzelleştirdiğinin hem tanığı hem sanığı oluyoruz.   Anlaşılmanın ve anlamanın  üst dili olan mizah hünerini gösteriyor.   Güzel anlar çabuk geçermiş, ayrılık vakti geliyor ve gecenin karanlığında dağlara tırmanan jipimiz sis engeline takılınca gıdım gıdım yol almaya başlıyor.Yüreğimiz hoplaya hoplaya süren yolculuğun ardından soluğu Hopa”da alıyoruz.  Huzur Oteli”nde konaklıyoruz, .Daha doğrusu gece 4 ‘e kadar “batak”lıyoruz. Öğleye doğru kalktığımızda, (örgütlü olmanın verdiği bağlantılar devreye sokulunca) çok kolay randevu alıyoruz, Hopa Belediye Başkanından.

             Yılmaz Topaloğlu. Hopa   Belediye Başkanı. İlerici, samimi ve içten.  Birikimli ve çalışkan. Bu bizim olduğu kadar Ora insanının da görüşü. Başkanla eğitimden sağlığa, yerel yönetim deneyimlerinden Bahadın Şenliklerine, ve nataşa gerçeğine kadar o kadar şey konuşuyoruz ki.

       Gürcistan’a açılan Sarp sınır kapısındayız. Kimine engel, kimine başlangıç olan sınırlar…  Bize engel oluyor, ancak dert etmiyoruz bunu Çünkü hava kararmadan Ayder yaylasına çadırımızı kurmak istiyoruz. Hatta  Kazım Koyuncu”nun mezarını ziyaret , içimizde ukde kalıyor..

         Rize şehir merkezinde bir kahvehanede bol bol çay içiyoruz sadece.

           Sahil boyunca Arhavi,Fındıklı ve Ardeşen”den dönüp Çamlıhemşin yoluna dönüyoruz. İçerilere

Fırtına Vadisine, Ayder”e yani gezimize esin kaynağı olan Kaçkarlar”a tırmanmak için sabırsızlanıyoruz. Gezi boyunca ormanların zirvelerine yakın yerlere evleri nasıl kondurdukları, ihtiyaçlarını nasıl

giderdiklerine, köprüsü olmayan derelerden ulaşımı nasıl sağladıklarına tek cevabımız; gördüğümüz basit

mekanizmalı teleferikler.        

           Yol boyunca Karadeniz sahil yolu projesinin uygulanması ile birlikte doğanın katline üzülürken, Fırtına  vadisine  yapılacak baraj üzüntümüzü öfkeye dönüştürüyor. Hele vadiyi yukarı tırmanıp Ayder”de ahşap yapıların yerini, beton yapıların aldığını görünce öfkemiz küfüre dönüşüyor.Vadi boyunca Coğrafya Öğretmeni Dilaver”in verdiği  teknik bilgiler  (bitki örtüsünün özelliği, anzer balının durumu gibi) ve doğanın güzelliği AHDAD”ı sakinleştiriyor .Ayder”i yağmalayan insanlara kızıp yukarılarda bir yerlere çadırı kurmayı kararlaştırıyoruz. Hava kararıyor .Galer Düzü (Ermenice harman)denen yerde çadırımızı kuruyoruz . Rakımı 1750 m olan bu doğa harikası yerde rakımızı açıp , saç kavurmamızı  yiyoruz..Rutubet nedeniyle mangal yakamıyoruz. Yerli yabancı turistlere rehberlik eden Yusuf arkadaşın anlattığı ilginç Ayder anılarını dinlemek hoş oluyor.

           “Anzer balının mimarı arılar hırçın ve stresli, ağaçlar göz alabildiğine büyümüş geçit vermiyor insana, bulutlar aşırı öfkeli  ve koyu gri, çılgınca horon tepen insanlar kadınlı- erkekli. Fırtına öncesi sessizlik.”böyle bir rüya görerek uyanmak doğanın katline karşı. Hiç birimiz rüya görmedik ama masal dünyasındayız sanki. Bulutlarla dost oluyoruz, hemen yanı başımızda. Ormanın bitip çayırların başladığı yerdeyiz., “orman üst sınırı” diyor Dilaver. 

            Göle ve zirveye doğru 6-7 km daha araçla gidilebilir, sonra 3 saat yürümek       gerekiyormuş. Araba ve bulutları arkamızda bırakıp sırt     çantasına konan birkaç yiyecekle tırmanış başlıyor.. Bu tırmanışta fazlalık   kilolarımızın farkına varıyoruz Deniz”le birlikte.  Rengârenk çiçeklerin,    küçük su akıntılarının izinden yorucu, usandırıcı ama bir o kadarda macera   yürüyüş “Buzul gölü”ne varışla tamamlanıyor. Gezinin bütün yorgunluğunu   atıyoruz, Kaçkarların eteğindeki bu gölde.               

                  Trabzon Uzun göl”deyiz. Vakit akşam. Sezonu olduğu için pansiyonlar dolu, hem de pahalı. Gölün

kenarında bir restoranda ‘Muhlama’ yiyoruz . Buralara özgü orijinal bir yemek. Misir unu, tereyağı, ılık su,

Trabzon peyniri tuz gerekiyor. Yağ tavada eritilip , un eklenir, unun rengi değişene kadar karıştırılır, Trabzon

peyniri  su ve tuz eklenir, hafif ateşte tahta kaşıkla karıştırılır sonra da yenirmiş.                                                                             

             Kısa bir uykunun ardından karşımızda Uzungöl. Dik yamaçları ve muhteşem orman örtüsü ile bir doğa harikası. Uzungöl ;yamaçlardan düşen kayaların Haldizen deresinin önünü kapatması ve  mavinin yeşille sevişmesi sonucu doğmuş . Şelalenin yanından   bol bol görüntü alıyoruz. Betonlaşma önlenmezse Uzungöl ölür  gibi geliyor AHDAD’a

              Öğleye doğru Trabzon çarşı merkezindeyiz.”Trabzon ünlü İpek yolunun Karadeniz”deki en önemli limanı imiş. Bu nedenle Orta Asya, Kafkasya ve Doğu”nun önemli kültür ve ticaret merkezi imiş eskiden.”.Ayrıca  ”Konuşmayı şehvetle seven insanların kenti” deniyor. Gezi boyunca bu tespiti doğrulayan burnu gibi dik, lafını esirgemeyen, güzel insanlarla tanışmak keyif veriyor ekibimize. Doğanın insan kişiliğine etkisi belki.

               Sümela Manastırı; Maçka”ya doğru 54 km gitmek gerekiyor. yani içerilere ,dağlara . Gidiyoruz.

 375-395 yılları arasında 1.Teodorakis zamanında 2 Atinalı rahip tarafından yapılmış. Altındere vadisinden 300 m.yukarıda sarp kayalara oyulmuş ve fresklerle süslenmiş. Sümela adının siyah anlamına gelen melas sözcüğünden geldiği düşünülmektedir. Halk arasında Meryemana denilen manastırın duvarlarına işlenen freskler muhteşem, ve her birinin bir öyküsü var. O güzelim freskleri kıran, bozan, çizenleri anlamak mümkün mü? Bir rehberin?!  4 yerli turiste kiliseyi anlatırken, tarihselliği çarpıtan bağnaz açıklamalarına şahit oluyoruz. Tarihselliği çarpıtan bu mantıkla ,fresklerin rezil edilmesi arasında bağlantı olabilir mi?...

              Giresun”un şirin ilçesi  Espiye”de güneş batarken Deniz” in “ haydin uşak denize girelim” önerisi AHDAD tarafından kabul ediliyor ve denizdeyiz. Düşünün Hopa”dan bu yana sahil boyunca yol alıyoruz ve denizin farkında değiliz. Karadeniz otoyolunun kıyı, plaj namına bir şey bırakmadığını görüyoruz. İnsanların denizle dostluğu bozulmuş, deniz küsmüş.(Ordu sahiline dokundurtmamış, otoyol içerlerden açılmış) Hopa’dan beri irili-ufaklı yerleşim yerlerindeki çirkin yapılaşma öyle bir hal almış ki, güzel bir fon üzerine rasgele çizilen kötü resimler gibi duruyor binalar. Bu doğa bize atalarımızdan miras kaldı anlayışı yerine, biz çocuklarımızdan emanet aldık anlayışı olsaydı böyle olur muydu?

              Akşam Giresun”dayız. Kısa bir şehir turu ve  Bulancak Öğretmenevi”nde soluğu alıyoruz . Tavla turnuvasına devam ediyoruz.

              Ordu“da araba ile bir şehir turundan sonra Fatsa”da soluklanıyoruz. Yıllar sonra ilk aşkını gören insan psikoloisi içerisindeyiz. İnsanlar meydanlık bir yerde hoş sohbetler.  Sohbetin ortasında buluyoruz kendimizi. Sanki Bahadın’dayız. Fikri Sönmez”in oğlu  Naci Sönmez”le fındık mitingi ve Fikri Sönmez”i anma gecesi ağırlıklı sohbetimizden sonra Samsun”dayız.                     

              Samsun”da Seyrani Beyin misafiriyiz. Kaşkışla köyünden  ve Aras Kargo Bölge Müdürü .Sıcak ve içten ilgi ile  karşılıyor ekibimizi.

               Samsun bitki örtüsü ile Doğu Karadeniz”den ayrılıyor.Güzel, büyük ve düzenli bir kent..Seyrani beyin dediğine göre yakınındaki il ve ilçelerden aldığı göçle işsizlik artmış. Sahilde güzel bir lokantada yenilen balıktan sonra,   zaman bizi, biz zamanı kovalıyoruz sanki.   Arkamıza akşam güneşini ve denizi alarak Amasya”nın yolunu tutuyoruz.

               Amasya; Yeşilırmak boyunca dağların arasında bir vadiye sıkışıp kalmış. Irmağın üstündeki kayalara tutunmuş tarihi evler, yukarısında kral mezarları ve en üstte kale, şehrin aydınlatma ışıkları ile görkemli bir kompozisyon oluşturmuş.    “İstanbul’dan uzak, acımasız taht yasalarından gözü korkmuş şehzadelerin yönettiği küçük bir taşra kenti “diyor tarih kitapları  .. Babai ayaklanması, Türkmen kıyımı, kısaca tarih ve elma kokan bir şehir. Rant değil, aşk uğruna delinen dağların duldasında bir kent Ayrıca  2.nci Beyazıt Camii’nin  avlusunda ki 14 metre enindeki 600 yıllık dev çınar görülmeye değer. Dünyanın bilinen ilk coğrafya kitabını Strabon yazmıştır.Bu kitap “Memleketim Amasya bir vadide kurulmuştur’ cümlesiyle başlar.Bizim gezi hikayemizde bu vadide bitmek üzere, çünkü  döndermeyi ve çayı biraz sonra ocağa koyacağını söyleyen telefonları  “dönün gayrı”olarak anlıyoruz. Bol yıldızlı bir yaz akşamı, paylaşmanın ve yeni yerler görmenin tadı damağımızda gece 00.00  da Bahadın”a uğurluyoruz kendimizi.

 

                                          

 

                                            Gezi Ekibimizin Adı  

                            A                    H                   D                  A              D

                         Arslan           Haydar        Deniz            Arslan        Dilaver

                        (Bozdemir)    (Özcan)    (Doğanay)        (Özcan)      ( Özcan)